Güncel

MARKA PSİKOLOJİSİ

Marka psikolojisi dediğimiz şey aslında markaya karşı oluşan bizim psikolojimizdir. Bu gerçeği fark ederek yapılan sunumlar aklımıza kazınırlar.  Marka, tüketicinin, ürün ya da hizmeti sağlayan ile ilgili tüm duyusal deneyimlerinin toplamını barındırır. Bu deneyim tümüyle duyusal bir deneyimdir. Bu nedenle bir marka yaratmak istiyorsanız, duyuların nasıl çalıştığını, işlevlerini ve nasıl yönetileceğini öğrenmeniz gerekir. Bu, markanın içeriğinin, logosunun, renklerinin ve tanıtımının önemsiz olduğu anlamına gelmez. Tam tersine hepsi birlikte, tek tek oluşturdukları etkiden daha farklı ve daha büyük bir etkiye sahiptir.

İnsan Zihnini Tanıyalım

Beynimizin gün içerisinde algıladığı şeylerin çok büyük bir çoğunluğu, bilinç seviyesinin altında gelişir. Yani o an düşündüğümüz şeyi nasıl düşündüğümüzü fark etmez, gün içerisinde beynimize ulaşan milyonlarca sesin, görüntünün, kokunun, temasın ayırdına varmayız. Algıladığımız her şey, biz farkına varsak da varmasak da beynimizde kendine ilişkin bölgeye yerleşir. Beyin içerisinde her biri farklı işlevler görmesine karşın, birbirleri ile bir orkestra uyumu içinde çalışan, değişik bölümlerden oluşmuş bir yapıdır. Dış görünümü itibari ile iki hemisferden (yarı küre) oluşuyor olması, özellikle son yıllarda sağ ve sol beyin ayrımları ile her iki yarı kürenin farklı işlevlerden sorumlu olduğu söylemleri artmıştır. Oysa iki yarı küre birbiri ile bağlantılıdır ve içlerinde lob alanları mevcuttur. Frontal (alın bölgesi) planlama, karar verme, hatırlama, soyut düşünme gibi işlevlerden sorumluyken; Temporal (şakaklar bölgesi) dil ve hafıza işlevlerini yürütür. Oksipital (arka bölge) ve Parietal (yan bölgeler) duyu ve görsel algıdan sorumludur.

Sol ve sağ yarım kürelerin hangisinin daha etkin olduğuna göre, kişinin bazı davranışları belirlenir. Ancak her iki yarı küre birbiri ile bağlıdır ve bir kişide sadece birinin baskın olması şart değildir. Ayrıca davranışlarımızı ve eğilimlerimizi belirleyen başka birçok etkenin de olduğu unutulmamalıdır. Sol yarım küre iletişime ilişkin dil, sözel bellek ve dizilimleri çözümleme, yazı yazma gibi üst düzey sözel işlevlerde etkin olurken; sağ yarım küre yüz tanıma, mekansal kurulum, sözel olmayan imgeler ve duygulanımla ilişkili (emosyonel) işlevlerde özelleşmiştir. Duygular söz konusu olduğu zaman, beynin limbik sisteminin içinde yer alan amigdala (şekli nedeni ile Latince badem) öne çıkar. Hem bir duygunun bizde yarattığı fiziksel tepkinin yönetiminde hem de duygusal anıların depolanmasında çok önemli bir işlevi vardır. Bizi duyduklarımıza göre harekete geçirmeye, davranmaya iter. Onun bu etkisi beyin tarafından bir süzgeçten geçirilse de bazı durumlarda süzme işlemi etkisiz kalır ve biz harekete geçeriz. “Hemen al ve kazan” sloganlarının itici etkisi tam bundandır.

Beynin yapısı ve işleyişi hakkındaki bu bilgiler bize, duygusal süreçlerin, mantıksal süreçlere göre daha hızlı işlediğini göstermektedir. Kısaca verdiğimiz tepkiler öncelikle duygularımızın yönetimindedir. O zaman bir marka, bir ürün öncelikle duygulara hitap etmelidir. Ancak kalite, fiyat ve güvenlik gibi mantıksal süreçler bu duygusal süreçleri güçlendirir.  Duygusal sistem öylesine güçlüdür ki, düşüncenin hatalı olması ya da olmaması hiç fark etmez, ortaya mutlaka bir duygu çıkar. Düşüncenin hatalı olduğu bilinmesine karşın, ortaya çıkan anlamsız korkular (fobiler) bunun en iyi örnekleridir. Dolayısıyla markanın olumlu duyguya odaklanması, düşüncenin içeriğine takılmasından çok daha öncelikli bir yer tutar.

Duygusal sistemde amigdalanın etkisi, geçmişe ilişkin duygusal hafızanın bugünkü tepkilerde önemli bir payı olduğunu söyler. Güçlü bir marka olmak için, amigdalada kendinize önemli bir yer açmanız gerekir. Bunu başarmanın yolu, olumlu duyguları hafızada yer edecek şekilde kişinin deneyimleyebilmesini sağlamaktır. Belirgin ve detaylı izler bırakan deneyimler, parça parça ve karmaşık olanlardan daha hızlı tepki oluştururlar. Ne kadar güçlü ve keskin bir duygusal anı varsa, mantık da onu o kadar kuvvetli destekler. Burada markanın dikkat etmesi gereken şey, olumlu ve güçlü bir deneyim yaşatırken, olumsuzdan bu ölçüde uzaklaşabilmeyi başarmasıdır. Olumsuz güçlü deneyimlerin izleri kolay kolay silinmez.

Kişilerin acil ihtiyaçlarına yönelen ürünlerde, “aradığınız şey burada” mesajını frontal lobun vermesini kolaylaştıracak etkin eylemlere ve imajlara reklamcıların vurgu yapması, markayı diğerlerinden bir adım öne çıkaracaktır. Marka; duygu, algı, inovasyon ve iletişim üzerine kurulur. Duygu yoksa marka da yoktur. Duygunun olmadığı yerde yalnızca bir üründen bahsedilebilir. Algıyı; görüntü, ses, koku, tat ve dokunuş oluşturur. İnovasyon markayı canlı tutar, zihinde tazeler. İletişim de onun hem bireye hem kitleye ulaşabilmesini sağlar.

Walter London, “ürünlerin fabrikalarda, markalarınsa zihinlerde üretildiğini” söyler. İnsan önce satın alır. Sonra neden diğerini değil de bunu satın aldığına ilişkin mantıksal gerekçeler bulmaya başlar ve kendisini yaptığının doğruluğuna ikna eder. Özellikle de insan eğer bir şeyi, hiç ihtiyacı yokken üstelik de çok pahalı olmasına rağmen almış ve kendisini maddi anlamda zor durumda bırakmışsa; daha güçlü bir şekilde kendini ikna edecek sebepler aramaya başlar. Psikolojide bu durum bilişsel uyumsuzluk teorisi ile açıklanır. Festinger, insanların özsaygılarını onarabilmek için düşünceleri ile duyguları arasındaki çatışmayı, ortadan kaldırmaya yönelik bir güdülenim içerisinde olduklarını ve bunu, gerekirse kendilerine bile yalan söyleyerek, tutum değiştirerek gerçekleştirdiklerini göstermiştir. Dolayısıyla pazarlamayı müşterinin düşüncelerini etkilemek üzerine kurmak büyük hatadır. Pazarlama düşünce üzerine değil, duygu üzerine kurulmalıdır; çünkü bütün marka odaklı alımlar mantıklı değil duygusaldır. Duygusal alım, mantığını kendi içerisinde yaratacaktır.

 

Facebooktwitterlinkedin
Facebooktwitterrssyoutubeinstagram

EKONOMİK KRİZ DÖNEMLERİNDE PSİKOLOJİMİZE NE OLUYOR?

Ekomik kriz bazen bir kişiyi, aileyi ya da kurumu ilgilendirirken, bazen tüm bir ülkenin ortak sorunu haline gelir. Kimi zaman kriz tüm dünyanın sorunudur. Her türlü felakette insanlar başkalarına neler olduğunu düşünür ve endişelenirse de, sonunda en çok kendisini ve yakın çeversinin nasıl etkileneceğine odaklanır. Etkileyecek mi? Neler yaşayacağız? Geleceğimiz nasıl olacak?

Ekonomi psikoloji etkiler. Öte yandan psikolojilerimizin nasıl olduğu da krizi etkler.Ekonomik krizlerde oluşan panik havasının insanları, kurumları ve ülkeleri  yanlışlar yapmaya ve krizin etkisinin artmasına neden olduğu bir gerçektir. Haberlerin aktarılış şekli, bilgi veren uzmanların söyledikleri, dedikodular insanları umutsuzluğa düşürebilir. Umutsuzluğa düşen insanlar, kurumlar ve ülkeler krizle başetmede zorlanır. Bu nedenle krizin, ülkenin durumunun ve en son olarak da bireysel  durumumuzun doğru ve gerçekçi değerlendirilmesi önemlidir. Kriz dönemlerinde depreyon, kaygı ve somatizasyon bozuklukları artar. Ama bu herkesin ruh sağlığı bozulacak ve yardım gerekecek demek değildir.

KRİZ EN ÇOK KİMİ ETKİLER?

Kendimizi güvende hissetme ihtiyacı en temel ihtiyaçlarımızdan biridir. Kriz dönemlerinde bazı aileler daha çok etkilenmektedir. Zaten sorunları, çatışmaları, sıkıntıları olan aileler krizden daha çok etkilenir. Bu tür ailelerde yıkımlar, ayrılıklar daha fazla görülür.  Krizin en başında ve hazırlıksız olarak  etkilenenler, en fazla sorun görülen kişilerdir. İş kaybı, toplum içinde yer kaybı, yaşam şartlarındaki olumsuz değişimler sorunların oluşumunu etkiler. Çağımız daha çok kazanma, daha çok tüketme ve kazanıp tükettiğin oranda değer görme çağıdır. Bu sırada yarış dışı kalmak, ister sizin hatalarınız sonu olsun, isterse sizinle bireysel ilgili olmayan bir nedenle olsun sizi etkileyecekdir. Kriz dönemlerinde, kişinin kendine olan güvenini kaybetmesi ile başlayan ve geleceğe ilişkin umutların yitimi ile devam eden süreç değişim getirir. Alkol tüketiminde artma, kumar oynama ve depresyonla birlikte intiharlar artar.

MÜCADELEDE ÜSTÜN OLANLAR VE ÇOCUKLAR

Hem birey hem de aile olarak krizle iyi mücadele edenlerin belli ortak özellikleri vardır. Ekonomik kriz herkesin yaşamında iş kaybı, yaşam şartlarında olumsuz değişimler, toplum içinde etkinlikte düşüş gibi nedenlerle mutsuzluk nedenidir. Ama yardım alabilenler, destekleri olanlar ve yaşam değişikliklerine daha kolay uyum sağlayanlar krizle başa çıkmada daha beceriklidirler. Özellikle geleceğe ilişkin umudu koruyabilenler ve beklentilerini biçimlendirebilenler krizle mücadelede güçlü olanlardır.

Ailesel destekleri olan kişilerin ve ailelerin kriz dönemlerini  daha kolay atlattıkları bir gerçektir. Maddi durumu bozulan ailenin bu destekle umudunu kaybetmemesi ve toparlanmak için zaman kazanması kolay olur. Maddi destek yanı sıra manevi olarak yakınlarının yanında olduğunu bilmek, kişiyi ve aileyi toplumsal kayıplardan ve olumsuzluklardan korur. Çocukların krizden nasıl etkilenecekleri, aile büyüklerinin tutumları ile bağlantılıdır. Kriz öncesi çocuğa tutum, aile içinde verilen değerler ve öğretiler etkilenme düzeyini değiştirir. Çocuğun daha önce yaşam koşullarından, paranın değerinden, aile sorunlarından uzak tutulmuş olması, yeni duruma uyumunu zorlaştıracaktır. Çocuklar yaşlarıyla uyumsuz şekilde sorunlara boğulmamalı ama aile ve ülke sorunlarından da tamamen uzak tutulmamalıdır. Aile krizi sadece ebeveyn çatışması değildir. Ebeveynler genellikle kriz durumlarını, çocuklarını korumak için saklamaya çalışırlar. Kendi duygularını ise paylaşmayarak, herşey yolundaymış gibi davrandıklarını düşünürler. Oysa ailenin fark ettirmediğini sandığı sıkıntı, çocukları etkiler. Özellikle ergenler, bu durumdan hiç etkilenmemiş, umursamıyormuş gibi  davranabilir. Ergen her zaman kaygı ve üzüntsünü dile getirmez. Eğer okulda başarısında ve ilişkileride değişim varsa bu durumla baş edemiyor demektir. Belirsizlik çok daha büyük sorunlara yol açar. Bu nedenle evde oluşan sorunlar, ebeveynlere ilişkin problemler ergenle, uygun bir şekilde paylaşılmalıdır. Ergen sorunun çözümünde ve başa çıkılmasında ailesini yanında olmakla rahatlayacaktır.

Ne yapılmalı?

Ne yapmamız gerekiyor? Öncelikle kaygılarla akılcı başetmek gerekir. Ekonominin  devamı için çalışmak, kazanmak ve harcamak şartı vardır. Bu nedenle harcamaları tamamen kesmek değil, planlamak, tüketim alışkanlıklarını değiştirmek, bunu aile için uygulamak gerekebilir. Kendimizi kontrol ettiğimiz ve yeni durumlara uyum sağlamayı başardığımız  sürece sorun olmayacaktır. Geleceğe ilişkin umutları kaybetmemek ve gerçekçi sınırlamalara, gerçekçi beklentileri eklemek ekonomik krizi olmasa da, bireylerin krizlerini azaltacaktır. Genel kriz psikolojisinin ekonomi ve toplumsal barış üzerindeki etkisini kontrol etmek ise yöneticilere ve  uzmanlara düşmektedir.

Facebooktwitterlinkedin
Facebooktwitterrssyoutubeinstagram

30 MART DÜNYA BİPOLAR GÜNÜ

Günü gününe uymaz hiç birimizin. Birgün aşırı neşeliyken, ertesi gün karanlık bir kuyunun dibinde hissedebiliriz kendimizi. Ama genellikle bir nedenimiz vardır neşemizi alıp götüren, bizi oralardan alıp kuyuların dibine, karanlıklara çeken. Yinede bu ani değişiklikler çok olmaz. Oysa bazı insanların yaşamının büyük bir bölümünde depresyon hakimdir, bir bölümünde ise gittikçe artan, dizginlenemeyen bir neşe, bir enerji bazen de bir öfke olur. İşte herşeyin artmış olduğu dönemlere manik dönemler, hastalık dönemlerinin bir kısmını depresyonda , bir kısmını ise manide geçirmeye de bipolar bozukluk ya da eski adıyla manik depresif psikoz deriz. Duyguların elem ve kederden neşeye doğru değişimi olmadığı zamanlarda herşey normaldir. Bazen depresif dönemleri atlayarak, aralıklı manik dönemler yaşanır ki genellikle yaşayan yaşadığı sürede mutlu, çevresindekiler ise şaşkın ve çaresizdir, tıpkı manik dönem bittikten sonra hastanın hissettiği  gibi. Bazen maniden depresyona, depresyondan maniye geçişler o denli hızlı olurki herkes için dayanılmaz olabilir.

Bulgular ortalama 20 yaşda başlar. Ama daha erken ve daha geçte başlayabilir. Geç yaşlarda başlamanın daha az olmasına karşın, çocukluk, özellikle de ergenlik döneminde başlama azımsanmayacak sayılardadır. Ailesinde bipolar bozukluk olanlarda görülme riski daha fazladır.Riski arttıran nedenlerden biri ayrı yaşanma ve boşanmadır. Ekonomik ve sosyal durum farkı bulunamazken, hastalık cinsiyetler arası farkda göstermemektedir. Erkeklerde daha çok manik, kadınlarda ise daha çok depresif nöbetlerle başlama gözlenir.Eğer erken başlamışsa, aile öyküsü varsa hastalık daha ağır geçer.

Genellikle manik dönem başladığında herkes şaşırır. Çok iyi tanıdıklarını sandıkları yakınlarında garip değişiklikler olamaya başalamıştır. Yüksek ses tonuyla, aşırı hızlı, el kol hareketleri yaparak konuşan biri vardır. Üstelik düşünce hızı arttığından konuşmaları adeta bir laf salatasına dönmüş, konudan konuya atlamaya başlamıştır.Araya konuştuğunuz konu dışında bir sürü şey girer ve hastayı sık sık uyarmanız gerekir.Kendini her anlamda büyük ve erişilmez görmeye başlar.Çok güçlüdür,herşeyi başarabilecek gücü vardır, dünyayı yönetiyordur, müthiş buluşların sahibidir. Bu denli önemli birinin doğal olarak düşmanları olacaktır ve ona zarar vermeye çalışacaklardır.Aynı zamanda kıskananlar olacak ve kendi aralarında onun hakkında konuşacaklardır. Bazen şizofrenide olduğu gibi ses duymalar ve yanlış algılamalar olabilir. İşe yönelik dikkatinde aşırı derecede azalma olmasına karşın kendiliğinden olan dikkat o denli artmıştır. Yani çevredeki en küçük uyaran dikkatini çeker. Duygular genelde neşelidir. Bulaşıcı ve aşırı bir neşe gösterir manik hastalar. Devamlı espiriler yapan, şiirler, şarkılar, marşlar okur. Aşırı derecede renkli, abartılı giyinme, konumlarına uymayan hareketlerde bulunma çevreyi şaşkına çevirir. Aşırı para harcaması, çarşıya çıkıp gerekli gereksiz bir sürü şey alması, elinde aynı anda 50 çift ayakkabıyla dönmesi, hiç tanımadığı birilerine paralarını, hatta evini bağışlaması yakınlarını çaresiz bırakabilir. Kimi zaman uygunsuz ve gelişigüzel kurulan ilişkiler, baştan çıkarıcı cinsel davranışlar, eğlence yaşamına, alkole, madde kullanımına başlama  yakınları için, çaresizliğin yanı sıra öfke ve korku da yaratır. Aşırılıklara adeta beden de katılmış, iştah, cinsel istek artmış, uyku ihtiyacı azalmıştır. Bir kısım manik hastada neşe yerine gergin, öfkeli bir duygu olabilir. En ufak bir engellenmede saldırgan davranan, en sevdikleri kişilere bile zarar verici davranışlar gösteren kişiler de manik nöbette olabilirler. Bazen mani bulguları yavaş yavaş artar ya da hiç bu düzeylere gelmeden haif geçer. O zaman “hipomani” den bahsedilir. Hipomanik dönem mani kadar rahatsız edici olmadığından, hatta bazen enerjisini artmış hissettirdiğinden benimsenen ve tedavi olunmak istenmeyen bir dönemdir. Oysa yakınlar bu durumu fark ettiklerinde tedbir alsalar ve tedavi başlasa hem daha kolay, hem de daha az rahatsız edici olur.

Manik nöbetleri izleyen depresyon dönemleri klasik depresyon bulgularını gösterir. Aynı hasta birden içine kapanır, iştah kesilir, kederli, elemli hale gelir. Hele manik dönemde kendine ve çevresine zarar verici davranışları olmuşsa, borçlanmış, mal varlığını bağışlamış, kontrolsüz cinsel ilişkilere girmişse nöbet bittiğinde bunları algılamış olamk depresyonun artması için iyi nedenlerdir.

Manik dönemde,hasta olduklarını düşünmediklerinden, depresif dönemde ise güçleri olamdığından tedaviye gitmezler. Genellikle çevreleri tarafından getirilirler. Manik dönemde hastaneye veya doktora götürmek çok zor olabilir. Tepkiseldirler ve gitmek istemezler. Bazen kendine zarar vermesini engellemek için hastaneye yatırmak gerekir. İntihar riski olabileceği de akılda tutulmalıdır. Dönemleri tedavisi mutlaka ilaçlarla yapılır. Terapi ile ya da kendi kedine geçmesini beklemek yanlış olur. En önemlisi manik ya da depresif dönem geçtikten sonra hastanın yeniden nöbet geçirmesini engellemek yani korumak için kullanılan bazı ilaçlar vardır. Böylece hasta bu iniş çıkışları yaşamadan, sağlıklı olarak yaşamını sürdürebilir.

Neşeli olamak, kendini güçlü hissetmek güzel duygular. Hatta bazen giyim ve davranışların toplumsal normlara uymaması da olabilir. Unutulmaması gereken bunlar hastalık boyutunda olduğunda, manik bozukluğa döndüğünde zarar vericidir ve tedavi edilmelidir. Ayrıca tedavi edilebilir bir sorun olduğunu, kişinin tedavi ile normal yaşamını sürdürdüğünü unutmayarak kişileri damgalamaktan, sosyal olarak yalnız bırakmaktan kaçınmak gerek. Çünkü başkalarının sorunları ile onları damgalamanın, sorunların isimlerini hakaret olarak kullanmanın tedavisi malesef yok.

 

Facebooktwitterlinkedin
Facebooktwitterrssyoutubeinstagram

BİTEN YIL KAÇ GÜNDÜ?

Bir yılı tamamlayarak ve yenisine başlıyoruz. Tamamladığımız yılın kaç ay, kaç gün, kaç saat olduğunu hepimiz aynı hesaplasak da, aynı yıl bazılarımız için geçmek bilmedi, bazılarımız için çok çabuk bitti. Bunun nedeni; zamanı yaşadıklarımız ve elde ettiklerimizle ölçmemiz. Beğendiğimiz, hoşlandığımız bir kişi ile konuşurken, yararlandığımız ya da sevdiğimiz bir işle ilgilenirken zaman çabuk geçer. Oysa sıkıcı bildiğimiz bir işte çalışırken gün bitmek bilmez. Aynı şekilde isteksiz gittiğimiz toplantının bitmesi için devamlı saatimize bakarız ve zamanın akmadığını düşünürüz. Benzer şekilde biten yılın süresini algılarken elde ettiklerimizi, edemediklerimizi, yaşadıklarımızı düşünüyoruz. Eğer iş ve özel yaşamımızda isteklerimizin gerçekleştiğini düşünüyorsak, yaptığımız şeylerin sonuçlarını gördüğümüze ve sonuca ulaştığına inanıyorsak, yıl bizim için hızla akıp gitmiş demektir. Ama aklımızdan geçenlerin çoğunu yapamadığımız, yapmaya çalıştıklarımızın sonuçlanmadığı, yaşamın isteğimiz gibi olmadığını düşündüğümüz yıl bitmek bilmeyen yıl olmuştur.
Sadece elde ettiklerimiz, uygulayabildiklerimiz, zaman algımızı etkilemez. Kendimize ilişkin bazı özellikler de yılların, günlerin hatta saniyelerin uzunluğunu belirler. Üzüntü, sıkıntı, depresyon ve kaygı zamanın yavaş akmasına, bir türlü geçmemesine neden olur. Yine kaygıyla beklediğimiz saatler bir türlü gelmek bilmez. Kaygılı kişiye, sınava ya da sunuma girmek için beklediği beş dakika bir ömür gibi gelir. Mutsuz, sıkıntılı, üzgün olduğunuz gün bir türlü sona ermez. Bu nedenle üzüntülü ve kaygılı geçen bir yılı, olduğundan uzun algılarız. Zamanın geçmediğine ilişkin algımız, bizin sıkıntımızı daha çok arttırır. Stresli geçen zaman bizi sabırsız yapar. Uykusuzluk ve alkol, zamanı daha uzun algılamamıza ve ani kararlar vermemize neden olmaktadır. Stres nedeniyle geçmeyen zamanı hızlandırmak için ani kararlar alıp, yanlış yapma olasılığımızı arttırırız. Her yanlış yeni kaygıları, sıkıntıları ve stresi getirir ve zamanın akışı iyice yavaşlar. Yaptığımız şey zorsa, ya da biz onu zor olarak algılıyorsak algıladığımız zaman daha kısa gelir. Zorlandığımız işleri yaparken verilen zamanın Hep kısa olduğunu söylememiz bundandır. Oysa sıkıldığımız, kalabalık, havasız ortamlarda zaman her zaman geçirdiğimizde daha uzun olarak algılanır.

Zaman Bekledikçe Geçmez…

Zamanı nasıl algıladığımız beyinde yaşanan nöronal ileti süreçleriyle ilintilidir. Zaman algısı beynimizin frontal bölgesi ile ilişkilidir. Zamanı uzun algılarak kısa süreli sonuçları seçenlerle, diğerlerinin karar anında faklı beyin alanları çalışmaktadır. Özellikle tüm dikkatimizi zamanın geçmesine verdiğimizde, süreyi daha uzun algılamaya başlarız. Sürekli kontrol ettiğimiz saat ilerlemez, günler bitmez. Zaman algımız dikkat ve hafıza ile ilişkilidir. Dikkat arttıkça zaman algısı artar. Bitiremediğimiz şeyleri, bitirbildiklerimizden daha iyi hatırlarız. Bu nedenle,yıl sonunda sonra yaptığımız şeylerden çok, yapamadıklarımızı, uğraştıklarımızı hatırlarız.

Zaman bizim algıladığımız hızla akıyor. Biz kararlarımızı verirken, seçimlerimizi yaparken algıladığımız zaman akışını temel alıyoruz. Bu bilgiler ışığında birçok şeyi yeniden düşünebilir, kararlarımızı değerlendirebiliriz. Daha uzun bir süre beklemek istemediğimiz için mi bu iş yerini seçtik? Çalışma saatlerimiz çok uzun mu geliyor? Onunla konuşurken zaman akmıyor mu? Bitirdiğimiz yıl gerçekten 365 gün müydü?

Facebooktwitterlinkedin
Facebooktwitterrssyoutubeinstagram

HEDİYE ALMAK

Yaşadın mı büyük yaşayacaksın,Irmaklara, göğe,bütün evrene karışırcasına,
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır.
Ve hayat sunulmuş bir armağandır insana….

Ataol Behramoğlu

Yılbaşı yaklaşıyor. İnsanlar sevdikleri, tanıdıkları ya da arkadaşları için hediye arayışına başladılar. Alınacak hediyenin ederi kadar seçimi de zor olabiliyor. Eğer tanıdığınız ve değer verdiğiniz birine alıyorsanız kolay olabilir. Burada başka bir soru çıkar karşımıza: Birine ihtiyacı olanı olanı almak mı doğrudur yoksa hediye süpriz ve beklenmeyen mi olmalıdır? Sorunun yanıtı, kişiye, duruma, ilişkinize göre değişebilir. Alacağınız hediyeye sizin yüklediğiniz anlmalr, vereceğiniz kişinin yüklediği anlamlar, bütçeniz,hediye alınacak kişi sayısı derken hediye almanın sanıldığı kadar kolay olmadığı sonucuna varılabilir.

Çocuklar..
Artık çocuklara süpriz hediye alabilmek çok zor.Hemen hepsi ellerinde birer istek listesi ile geziyor. Aslında bir çoğu herşeye sahip olduğu için ne alırsak alalım, hatta onların istedikleri şeyi alalım mutlu olamıyorlar. Peki onların verdikleri listeleri almak gerekiyor mu? Listeler gerçekten gereksinim duydukları ve yaşlarına uygun olan hediyelerden mi oluşuyor? Biz onlara ne almalıyız? Onların istediklerini mi? Bizim uygun gördüklerimizi mi? Belki de en can alıcı soru, devamlı birşeyler almamız gerekiyor mu?

Hediye olarak kitap alındığında mutlu olan çocuk sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Çocuklar çoktan teknoloji harikası isteklerini listelediler bile. Tabi ki Pollyanna kitabında olduğu gibi, hiç bir sorunu olmasa da kendisine koltuk değnekleri hediye geldiğinde, onlara ihtiyacı yok diye sevinmelerini beklemek doğru olmaz.Ama verdiğimiz eğitim, yaşlarına uygun seçim yapmalarını, uygun hediyeler beklemelerini, içlerinde başka beklentiler olsa da kitap almaktan mutlu olmalarını sağlayabiliriz.

Ve Büyükler..
Siz hediye listenizi yaptınız mı? Sizin listeniz de kitap var mı? Yoksa değerli ya da ihtiyacınız olan ya da çok istediğiniz bir şeylerin, başka birileri tarafından hediye edilmesini mi bekliyorsunuz? Gelen hediyeler sevgi ve düşünce dolu oldukça değerlenir. O yüzden hediye seçimi yaparken sevgi ile düşünülerek seçilmiş kitaplarla başlanabilir.

Görüldüğü gibi hediye almak o kadar kolay değil. İster bir büyüğe ister bir çocuğa seçin hediyenizi fark etmez. O hediye kişiye yüklediğiniz anlam olacak.Yine de unutmamak gerek ki en güzel armağan sevdiklere ayrılan zaman ve verilen değerdir. Birbirimize, çocuklarımıza vermekte en cimri olduğumuz ilgi ve zaman.O nedenle verilecek em güzel hediye belki de sevdiklere verilen sağlıklı ve mutlu bir zaman, yani paylaşılan yaşamdır.

Facebooktwitterlinkedin
Facebooktwitterrssyoutubeinstagram

ÖZEL GÜNLERİN İŞLEVİ VARDIR

Yıl içinde seçilmiş bir çok gün var. O günlerde özellikle bazı konular gündeme gelir. En çok bilinen gün anneler günüdür. Ama onların dışında bazı hastalıklar ve sorunlar için seçilmiş günler vardır. Bu günler diğerleri gibi kutlama amacı taşımazlar. Bu günlerin amacı sorun hakkında farkındalık yaratmak, dikkat çekmek ve insanların hem korunmalarını hem de soruna sahip olan kişileri desteklemelerini sağlamaktır. Mart ayında biri geçtiğimiz hafta, diğeri ise önümüzdeki hafta olan iki önemli sorunun farkındalık günleri de bu amacı taşımaktadır. 21 Mart Down Sendromu Farkındalık günü ve 30 Mart Dünya Bipolar Günü. Her iki sorunun tanınması ve en önemlisi sahip olanların damgalanmadan  yaşamlarını sürdürebilmeleri için bilgilenmenin önemli olduğu iki gün ile mart ayını kapatacağız.

Dünya Down Sendromu Farkındalık Günü

Down Sendromunu bir kromozom anomalisidir. İnsanda normalde 46 kromozom varken, sayının 21. Kromozomun fazla olması nedeni ile 47 olması sonucu oluşur. Yaklaşık 1000 doğumda bir görülüyor ve Türkiye’de yaklaşık 100 bin Down sendromlu olduğu tahmin ediliyor. Yani hergün ortalama 2 çocuk Down sendromu olarak doğuyor. Down swndromu olanları tipik yüz görünümleri nedeni ile kolayca tanıyabilirsiniz. Mongolizm de denilen sendrom sadece değişik yüz görünümü ile olmuyor. Kalp sorunları, tiroid sorunları, kas sorunları gibi fiziksel sorunların yanı sıra çeşitli düzeylerde zihinsel kavrama ve öğrenme sorunları olabiiyor. Annenin yaşının büyük olması en önemli oluş etkenlerinden biri. Anne karnında saptanabilir veya doğar doğmaz anlaşılır. erken dönemlerde sağlanacak olan aile ve tıp desteği ile eğitici özel okullar sayesinde Down sendromlu çocuklar geliştirilebilirler, eğitim ve ilgiyle sadece yaşam kalitesi yükseltilebilir. Oysa çoğu kez gidecek okul bulamıyorlar. Gittikleri yerlerde insanların bakışları ve soruları ile ayrımcılığa uğruyorlar. Dolayısıyla bugün farkına varılacak en önemli şey onlara diğer insanların sahip olduğu hakları vermek ve ayrımcılık yapmamaktır.

Dünya Bipolar Günü

Her yıl 30 martta olduğu gibi bu yılda Bipolar bozukluk derneklerinin ve Türkiye Psikiyatri Derneğinin bir günlük herkese açık toplantısı ile bipolar ve sorunlara dikkat çekilmeye çalışılacak. Jim Carrey, Mel Gibson, Catherine Zeta Jones, Kurt Cobain, Sinead O’Conner,Russel Brand, Britney Spears,Van Gogh gibi bir çok ünlünün sahip olduğu bu hastalık tedavi edildiğinde normal yaşantının sürdürülebildiği bir bozuklukdur. Bazı insanların yaşamının büyük bir bölümünde depresyon hakimdir, bir bölümünde ise gittikçe artan, dizginlenemeyen bir neşe, bir enerji bazen de bir öfke olur. İşte herşeyin artmış olduğu dönemlere manik dönemler, hastalık dönemlerinin bir kısmını depresyonda , bir kısmını ise manide geçirmeye de bipolar bozukluk ya da eski adıyla manik depresif psikoz deriz. Oluş nedeni bilinmeyen, daha iyi tedavi edilmesi sürekli araştırılan bir bozukluktur. Dönemleri tedavisi mutlaka ilaçlarla yapılır. Terapi ile ya da kendi kedine geçmesini beklemek yanlış olur. En önemlisi manik ya da depresif dönem geçtikten sonra hastanın yeniden nöbet geçirmesini engellemek yani korumak için kullanılan bazı ilaçlar vardır. Böylece hasta bu iniş çıkışları yaşamadan, sağlıklı olarak yaşamını sürdürebilir.Amaç anlamak, tanımak ve tedavi etmek olmalıdır. Hastalıklarla, hastalarla ilgili haberler çok dikkatli verilmeli,damgalamadan kaçınılmalıdır.

Facebooktwitterlinkedin
Facebooktwitterrssyoutubeinstagram

RUH SAĞLIĞI PROBLEMLERİNİ RUH SAĞLIĞI UZMANLARI ÇÖZEBİLİR

Ruh sağlığı, psikiyatri, psikoloji hemen herkesin ilgisini çeken, içeriği bu konular olan kitaplar en çok satan, filmler en çok izlenen filmler olan alanlardır. Bu kadar popüler olmasının yanı sıra aynı oranda endişe yaratan konulardır. Bir konuya ilgi duymak, o konuya ilişkin okumak, izlemek başka bir şey, o konuda sorunu olanlara yardım etmek, tedavi etmek tümüyle başka bir şeydir. Oysa artan oranda hobileriyle uzman olmayı karıştıran, okudukları kitaplarla kendilerini ya da başkalarını “iyileştirebileceklerini” söyleyen kişi sayısı artmaktadır.

Ne zaman işe yarar?
Olumlu düşünme önerilerini hiç denediniz mi? Çok sıkıntılı, üzgün, perişan olduğunuzda önerilen gibi olumlu yanları düşünmeye çalışın. Çoğunlukla zaten ruh durumunuz buna uygun olmadığından başaramayacak, başaramadığınız için kendinizi daha yetersiz hissedecek ve sıkıntınız artacaktır. Oysa bunun yerine sıkıntınızı yakın biri ile ya da bir uzmanla paylaştığınızda, yalnız kalmak yerine kalabalığa karıştığınızda, olumlu düşünemeseniz de sıkıntınız azalacaktır.

Edindiğimiz bilginin nereden kaynaklandığını bilmek gerekir. Sizinle aynı süreçleri yaşadığını söyleyen birinin önerdikleri her zaman aynı etkiyi yapmaz. Zaten yaşamak, çözümü de öğretmeyebilir. Öyle olsa hiçbirimiz benzer hataları tekrarlamaz, benzer hastalıkları yeniden yaşamazdık. Yaşadıklarınızı anlayabilmesi, çözümü bildiğinin göstergesi değildir. Bilimsel temeli olan, uzman kişilerce hazırlanmış, altında isim bulunan bilgileri dikkate almak ve o bilgilerin, sorun kendinde olduğunda tek başına uzmanın bile işine yaramadığını düşünmek gerekir. Uzmanı olduğu konuda sorun yaşayan kişi, aynı konuda başka bir uzmandan yardım ister. Bunu yaptığı sürece gerçek uzmandır. Tabi uzman unvanını da iyi sorgulamak yarar sağlar.

İnternet sitelerinde ve kitaplarda çeşitli uzmanlık unvanları var. Dikkatli bir araştırma yaptığınızda asıl eğitimi bambaşka olan kişilerin, 2-3 haftalık sertifika programlarından aldıkları katılım belgelerine dayanarak, farklı alanda bilgi verdiğini görebilirsiniz. Aslında bilgi verdiğini değil, öyle sandığını ve unvanla bir şekilde sizi yanılttığını görmek mümkündür. Geçen gün bir hastamın yardım aldığını düşündüğü “doktorun” iktisat doktoru olduğunu birlikte keşfettik.

Kendi Kendine Yardım
Bilgilenmek, dinlemek, araştırmak, okumak çok önemli. Bilginin kaynağını, geçerliliğini de kendi süzgecimizden geçirmemiz gerek. Gazete haberleri de dâhil buna. Bazen günlük haberler, bazen ülkeyi ilgilendiren haberler, bazen de sağlık haberleri. Hepsine bakmak, okumak ama inanmadan düşünmek, araştırmak gerekir. Unutmayalım ki, kendi kendimize de, çevremize de, ülkemize de en iyi yardım gerçeğin ve doğru bilginin peşine giderek yapılabilir. Özellikle ruh sağlığına ilişkin sorunlar, ehil olmayan kişiler tarafından tanınmadıkları için hem hastaya hem de “şifacıya” zarar verebilir. Ruh sağlığı sorunlarınızın çözümü kitaplarda, sertifikalı adı koç, şifacı hatta terapist olanlarda, göklerde, fantastik kahramanlarda, bilimselliği olmayan adına terapi dedikleri yöntemlerde değildir. Ruh sağlığı sorunu yaşamak, diğer hastalıklardan farklı olmadığı için utanılacak bir süreç olmayıp, çözümü kendinizin ve yakınlarınızın sağlığı için gerçek, bu konuda eğitim almış ruh sağlığı uzmanlarında (Psikiyatrist, Klinik Psikolog) aramınız gereklidir.

Facebooktwitterlinkedin
Facebooktwitterrssyoutubeinstagram

YILLAR İNSANI SADECE BÜYÜTMEZ!

Bugün yılın son günü. Bu akşam insanlar yeni yılın gelişini kutlayacak ve yarın 2016, artık eski yıl olacak. Yeni yılın anlamı kişilere göre değişse de; her yeni şey gibi içinde biraz heyecan, biraz umut, biraz beklenti ama en çok değişim özlemi taşır. Daha çok spor yapacağım, daha çok çalışacağım, zayıflayacağım, sigarayı bırakacağım, başka iş bulacağım, daha az çalışacağım, evleneceğim, boşanacağım, hayat tarzımı değiştireceğim gibi kişinin kendisinden beklediği birçok değişimle başlar; barış dolu, sakin, mutlu, zengin, verimli, savaşsız, korkusuz, sağlıklı diye sıralanan beklentilerle yakın çevreden tüm dünyaya kadar uzanır. Bu akşam kutlanacak olan aslında bu değişim beklentisi, yeninin getireceği umuttur.

2016 yılı dünya için, ama özellikle bizim için çok güzel anılarla hatırlanacak bir yıl olmadı. Gençliğimizi, çocukluğumuzu biçimlendiren birçok sanatçının kaybı bir yana, savaşlar nedeniyle evlerinden, yurtlarından, canlarından olanlar diğer yana sıralandığında, bunlara bir de terör eylemleri sonucu oluşan can kayıpları, yaralanmalar eklendiğinde hepimizi bir yıl büyüten değil, adeta gereğinden fazla yaşlandıran bir yıl olarak akıllarımızda kalacak. Tarihin “kötü” yılları arasında yerini almasına saatler kaldı. O bitecek ama getirdiği sorunlar, acılar bizlerle kalacak. O nedenle, bu yıl yeni yıldan beklentilerimiz çok daha fazla. Hepimiz yeni yılın bize her şeyden önce insanca, korkmadan sürecek yaşam hakkı tanımasını arzuluyoruz. Arzumuz güzel ama beklediğimiz, umut bağladığımız şey yanlış. Çünkü yıllara anlamlarını biz veriyor, biz biçimlendiriyor, içlerini biz dolduruyoruz. 2016’yı “kötü” bir yıl yapan doğal felaketler olmadı. İnsanlığın karanlık yönünün öne çıktığı, umutları çalarak tüm dünyayı kararttığı bir yıl oldu.

YILLARLA ÇOCUKLAR BÜYÜR, YA ERİŞKİNLER?

Çocuklar için yeni yılın anlamı bir yaş daha büyümek, her şeyi yapabileceklerini sandıkları erişkin olmaya bir adım daha yaklaşmaktır. Bazı çocuklar için bunun yanı sıra, yeni yıl hediye demektir. Şanslı çocuklar hediye olarak oyuncaklar seçerken, bazı çocuklar yeni yıl armağanı olarak hayatta kalabilmeyi, bu yıl olduğu gibi savaşlarda, terörde ilk kurbanlar olmamayı, ebeveynlerini kaybetmemeyi, evsiz, okulsuz, ülkesiz kalmamayı, tecavüze, istismara, ihmale uğramamayı kısaca çocuk olabilmeyi bekliyorlar. Onlar yeni yıllarla değil, yaşadıkları nedeniyle günlerle, saatlerle büyüyorlar. Birçoğu yılın yenileneceğinden bile habersiz, erişkinlerin gereksiz telaşlarına anlam vermeye çalışıyor.

Yıllar çocukları büyütüyor. Büyümenin ötesinde, yıllar onları olgunlaştırıyor. Ama olgun olması gereken erişkinler büyümek bir yana, yaptıkları eylemlerle küçülüyor, küçülüyor… Ve diğerleri ile birlikte kendilerini de yok ediyorlar. Yılbaşı ışık demektir. Yılbaşı renk demektir. Yılbaşı kutlama, sevinç, umut demektir. Tüm bunlar için yakılacak lambalar değil; aklın, bilimin, insanlığın ışığını çoğaltarak dünyayı yeniden aydınlatacak erişkinler gerekir. Ne çocukların ne büyüklerin umutlarını çalmayacak kadar büyümüş, öldürmek yerine yaşatmayı seçmiş, zarar vermek yerine onarmaya karar vermiş ve aksini yapmak isteyenlerin karşısında ışıklarıyla, dirençleriyle karanlığa geçit vermeden durabilen, yılların hakkını verebilen erişkinler gerekir. Benim yeni yıl dileğim 2017 yılını umutla, aydınlıkla, insanlıkla karşılayacak ve sürdürecek kişilerin çoğalması. Benim yeni yıl beklentim, sadece oyun oynamayı düşünen, büyüklerin koruması altında mutlu ve eğitimli çocuklarla dolu bir dünya. Benim yeni yıldan umudum var. Çünkü onu güzelleştirecek insanlara inanıyorum. O yüzden herkese umut dolu ve umutların gerçekleştiği, mutlu çocuklarla ışıl ışıl olacak bir yeni yıl diliyorum.

Facebooktwitterlinkedin
Facebooktwitterrssyoutubeinstagram

SANAT ADALET GETİRİR Mİ?

Sanatın suçun rehabilitasyonunda ve önlenmesinde önemli etkileri olduğunu gösteren çok sayıda çalışma vardır. Bu tür yaklaşımların kimler üzerinde daha etkili olduğu, nasıl yapılması gerektiği tartışıladursun, biz yapılan çalışmalardan  elde edilen sonuçlara bakalım.

Çocukların suç ve şiddete yönelmesinde en önemli şey, çocuk üzerinde kontrol sağlayacak ve destek olacak iki sistemin bu özelliklerini kaybetmesidir. Çocuğun güven, destek ve eğitim sisteminin dışında kalması, boşlukların sorunlarla kapatılmasına neden olmaktadır. Eğer özellikle eğitim sistemi içinde ilerleyemeyen, kişisel sorunları olan ve ailsel desteğe ulaşamayan çocuklar sanatla kendilerini ifade etmeye başlar, sanat ya da spor gibi başarılı olacak bir alana yönlendirilip, desteklenirlerse yaşamları değişmektedir. Çocukların duygularını şiddet ya da suçla ifade etmek yerine sanatla açığa vurması önemlidir. Hele bir de o alanda başarı sağlarsa ve bu başarı deteklenerek ödüllendirilirse ıslahevi yerine çok farklı bir kariyere yönelmiş demektir.

Suçun İlacı Sanattır!

Suç engellenmeyip, ceza için hapishanelerde olan kişilerin yeniden topluma döndüklerinde rehabilite olmaları beklenir. Bir kişiyi, kaç yaşında olursa olsun belli bir süre kapalı bir yerde tutmak rehabilite olmasına yeter mi? Yoksa yapılan sadece kapalı olduğu süre içinde suç işlememesini mi sağlamaktır?

Hapishanelerde çeşitli rehabilitasyon programları denenmektedir. Bunlardan biri de sanatsal aktivitelerdir. Bu programlar,bir yandan sanatın tedavi edici etkinliği kullanmayı, diğer yandan mahkuma sonrası için yeni bir açılım yolu göstermeyi amaçlar. Bir resim, bir müzik,bir sinema ya da tiyatro mahkum olan kişinin yaşamında çok şey değiştirebilir. Çünkü sanat dünyaya bakış sitemini olumsuzdan olumluya çevirebilen bir araçtır. Üstelik bu değişiklikler sonuçta toplumun yararına olmaktadır. Çünkü sanat kişinin öncelikle daha olumlu bir benlik algısı geliştirmesini, kendine saygı duymasını destekler. Sonra yeni ve sağlıklı iletişime, kişinin kendini fark etmesine doğru yol aldırır. Önlerinde suç içermeyen yeni bir dünyayı gösterebilir.

Genç mahkumlarla yapılan müzik ve dj çalışmaları Birmingham’da önemli bir başarı sağlamıştır. Gençler yeni bir hayat olabileceğini göstermiştir. Tüm gençler için hapishane sonrasını yeni bir dünyaya çevirmemiş, olsa da  büyük bir kısmına suç içermeyen bir geleceği göstermesi ilham vericidir. Cezaevlerinde uygulanan sanat programları, uygulayıcılar tarafından “suçun ilacı” olarak tanımlanmaktadır. Sadece sonrasına hazırlığı değil, cezaevi içindeki saldırgan davranışları da önlemede etkin bulunmuştur.

Bir çok çalışma bulgusuna karşın, çoğu ülke de bütçe sorunları ile uygulanamayan sanat programları, kimi zaman gönüllüler ve sivil toplum örgütleri tarafından desteklenmeye çalışılmaktadır. Sanatı sadece suç için değil, insan için iyileştirici bir etkisi olduğunu unutmamakta yarar var. Bu konuda daha fazlasını dinlemek, tartışmalara katılmak için 6.Uluslararası Suç ve Ceza Film festivali kapsamında yapılacak olan ve benim yöneteceğim Sanat Adalet Getiir mi? paneline katılabilirsiniz. Panel 2 Ekim saat 16.00 da, Ortaköy Feriye Sinemasın’da gerçekleşecek. Panel konuşmacılarımız bu konuda gönüllü iki sanatçı (Haluk Piyes ve Turgay Tanülkü), bir yazar (İskender Pala) ve bir hukuk felsefecisi (Yasemin Işıktaç).Panelden önce gösterilecek olan (13.00 matinesi) Keman Öğretmeni isimli film ise sanat ve suç arasındaki olumlu  ilişkinin güzel bir örneği.Gelin hep birlikte sanatın nasıl adalet getireceğini ve neler yapmamız gerektiğini konuşalım. Sonuçta hepimizin arzusu “Herkes için adalet” değil mi?

Facebooktwitterlinkedin
Facebooktwitterrssyoutubeinstagram

YOKSULLUK BİR HASTALIKTIR!

Yoksulluğun tanımını yapmak yapmak zordur. Bu nedenle yoksulluktan bahsederken, tanımdan çok yoksulluğun neden olduğu olaylardan bahsedilir. En çok bahsedilen açlık ve yetersiz beslenme, eğitim ve sağlık başta olmak üzere temel haklara ulaşmada ki zorluklardır. Yoksulluk aynı zamanda kültürel, ekonomik ve toplumsal karar süreçlerine ulaşımda da yoksunluk demektir. Bunların dışında olan diğer tanımlar kötü çevre koşulları, barınma koşulları, beslenme koşulları sonucu olan hastalık ve ölümler nedeniyle sağlık sorunlarını işaret eder. Diğer yandan yoksulluk suça yönelmede en çok tartışılan etmendir. Tüm bunlara yoksulluğun adalete, eğitime ve sağlık hizmetlerine ulaşımda ki engelleyici rolü eklendiği zaman, yoksulluğu sadece hastalıklara neden olan bir etmen olarak değil, kısaca tedavisi bilinen ama bir türlü yapılamayan bir hastalık olarak tarif etmek mümkündür.

YOKSULLUK ÇOCUĞU ANNE KARNINDA BULUR

Yoksulluk herkesin sorunu olsa da, bir çok diğer sorun gibi çocuk ve kadınlar en çok etkilenen gruptur. Çocuklar yoksulluğun sonuçlarından sadece dünyaya geldikten sonra değil, henüz anne karnında, annenin beslenme sorunlarıyla birlikte etkilenmeye başlarlar. Bedensel gelişim ve dayanıksızlık bir yanda, beyin gelişimi yoksulluktan etkilenen en önemli süreçtir. Yapılan çalışmalar öğrenmede çok önemli olan beyin kıvrımlarının gelişiminin, dolayısıyla beyin yüz ölçümünün  yoksul doğan çocuklarda diğerlerinden çok daha düşük olduğunu gösteriyor. Bu durum öğrenmenin yanı sıra diğer fonksiyonların gelişiminde olan gecikmelere ya da yoksunluklara neden olur. Bu eksikleri gidermede yararlı olacak anneyle bağlanma da, annenin yoksulluğu nedeni ile sağlıklı olamayınca mental gelişim sorunları ile birlikte ruhsal sorunlar ortaya çıkar.

Yoksulluk ve onunla bağlantılı bu gelişimsel sorunlar, yoksulluğun oluşturduğu stres ve örselenmeler şiddete ve suça olan eğilimleri arttırmaktadır. Tüm bu süreçte gelişimi değiştirecek olanaklara ulaşmadaki engeller, kendini ifade etme ve yardım isteme zorluğu çocuğun gelişimi süresince sağlık hizmetlerine ve adil bir savunma sistemine ulaşmasını zorlayınca  kısır bir döngü ortaya çıkar. Beyin gelişiminde daha anne karnında başlayan eşitsizlikleri öğrenmelerini etkiler. Bu eğitim hayatlarını sürdürmede zorluk yaşamalarına ve sistemin dışına çıkarılmalarına, böylece eşitsiliğin yaşam boyu sürmesine neden olur.

Kısır döngüyü kırmak, gelir düzeylerinin ayarlanması, sosyal destekler, işsizliğin önlenmesi, sağlık ve eğitim hizmetlerinin herkes için ulaşılır olabilmesi gibi bir çok yapılması gereken sayılabilir. Tüm bunların yapılması dünyanın geleceği açısından önemlidir. Dünyanın %10’unun tüm gelirin %70’inden fazlasına sahip olması kalan %90’ın paylaştığı geliri çok düşürmektedir. Tüm bunlar tartışılır, yüzde onluk kesimde olanlar dahil sorunun büyüklüğü fark edilmişken yapılabilecek küçük dokunuşlar bu rakamlarla adeta salgın bir hastalık haline gelen yoksulluğun tedavisinde etkili olabilir.Beyin gelişimini etkileyen  beslenme, hormonlar,ilaçlar ve toksinler yanında en önemli şey çocuğa karşı gösterilen bakım davranışıdır. Bebekler, ilişki ortamında gelişirler.Beyinlerindeki sinir hücresi bağlantıları, deneyimlerin sonucu oluşurlar.Beyin gelişiminin kritik döneminde ihmal ve çevresel uyaranlardan yoksunluk bilişsel becerilerde kalıcı bozulmalara yol açabilir. O nedenle yoksul anne babaların çocuk gelişimi, ilişkisi, davranış ve tutumları konusunda eğitilmeleri, desteklenmeleri ilk ve kolay atılabilen bir adım olacaktır. Bu konuda daha fazlasını dinlemek için 30 eylülde başlayacak olan 6.Suç ve Ceza Film Festivali kapsamında gerçekleşecek panellere gelebilirsiniz. Katılımın ücretsiz olduğu panellerde yoksulluğun her boyutuna ilişkin tartışmalara katılabilirsiniz. Konular,konuşmacılar, saatler ve yerler için bilgiyi www.icapff.com adresinden almanız mümkün.Gelin öğrenelim, tartışalım ve bu bilgileri eyleme dönüştürelim.

Facebooktwitterlinkedin
Facebooktwitterrssyoutubeinstagram