Erişkin

ÖN YARGI DOĞRU DEĞERLENDİRMEYİ ENGELLER

Belli grupların aynı özellikleri taşıdığına ilişkin inanışlarımız, bir kalıp oluşturur. Bu durum genel olarak “ön yargı” diye tanımlanır. Irklara, milletine, cinsiyetine, ten rengine, düşünce sistemine, inancına hatta üye olduğu derneğe, partiye, kuruma göre kişiler hakkında bireysel düşünmeden yargıya varırız. Teninin rengi nedeniyle suç işlemeye daha yatkın olduklarına, düşünce sistemleri nedeniyle bazı şeyleri kabul etmeyeceklerine ya da size göre çok olumsuz olacak davranışları mutlaka göstereceklerine baştan inanır, onlardan uzak durur ya da olumsuz tutumlar, kötü davranışlar gösteririz. Çünkü bu ön yargılarımız, onların bireysel özelliklerini göz ardı etmemize neden olur.

Oluşturduğumuz ön yargılar dışında, başkalarının davranışlarına anlamlar yükleriz. Komşumuzun günaydın dememesi ya da bizim uygun görmediğimiz bir kelime kullanması, bir davranışı tekrarlaması anlam yüklemek için yeterli olur. İlk akla bunların size karşı yapıldığı düşüncesi ve bu nedenle kızgınlık olur. Kızgınlık o kişiye karşı davranışlarınızı ve duygularınızı belirler. Oysa biraz düşününce karşınızdakinin davranışlarına başka anlamlar yüklemek mümkündür. Konunun sizinle ilgili olmadığından başlayan, eski bilgilerinizle bağdaştırıp kişinin özelliği olduğuna uzanan farklı kararlara ulaşabilirsiniz Bu düşüncelerin tümü, sizin ilişkinizi yönlendirecek; deneyimleriniz, ön yargılarınız ve kişi hakkındaki bilgilerinizle ilişkinizi düzenleyeceksinizdir.

Eğer kişiyi tanıma, o anı değerlendirme, beyninizin arka kısmında var olan eski deneyimlerinizi, bilgilerinizi yeni durumla karşılaştırıp prefrontal lobunuzu kullanarak, yargıya varma sürecini düzgün sürdürürseniz başkalarını değerlendirme konusunda yanılgılarınız azalacaktır. Çünkü bu tür davranışları değerlendirirken yaptığınız tahminler çoğu kez yanlıdır. Araştırıcılar kendi davranışlarımızı çevresel etkenlere, başkalarının davranışlarını ise içsel ya da kişisel etkenlere bağlama eğiliminde olduğumuzu söylüyorlar. İş yerinde kendi yaptığınız hatayı birinin size yanlış evrak getirmesine, yanlış bilgi vermesine kolayca bağlarken; arkadaşınızın yaptığı aynı hatayı onun beceriksizliğine, bilgisizliğine ya da deneyimsizliğine bağlamanızın nedeni budur. Yine araştırmalar, başarılarımızı kendi yeteneklerimize, başarısızlıklarımızı ise bizim elimizde olmayan başka güçlere bağladığımızı gösteriyor. Başkalarının başına gelen kötü şeylerde, başarısızlıklarda onlarda suç ararken; genellikle aynı şeyin bizim başımıza gelmeyeceğini, çünkü bizim öyle bir yanlışı yapmayacağımızı düşünür, inanırız. Bu nedenle soyulan, öldürülen birinin sadece orada olmakla bu durumu âdeta çağırdığını, hak ettiğini düşünme eğilimi gösterir ve bunun sizin başınıza gelmeyeceğine kendinizi inandırırsınız. Ama bu kendinizi inandırdığınız “adil dünya güvencesi” sizi bir gün aynı duruma düşmekten korumaz ya da daha iyi biri haline getirmez.

Aslında çoğunlukla kişileri tanıdığınızda ve karar vermeden önce bilgilenmeyi seçtiğinizde, tüm bu kalıpların ne kadar yanlış olduğunu görüp hayal kırıklığına uğrarsınız. Bu tutumlar çevrenizdeki akrabalarınız, arkadaşlarınız, izlediğiniz medya tarafından desteklenir; hatta bir anlamda oluşturulur ve yönlendirilirse artık ön yargı ve ayrımcılık için hazırsınız demektir. Ön yargılarınız sizin ayrımcılık yapmanıza neden olur. Bu tutum ve davranışlar, belli gruplar arasında olmaya başladığı zaman sonuç; grupların birbirine, sonrasında ise kendilerine ve yaşadıkları yere, her şeye zarar vermesi demektir.

Facebooktwitterlinkedin
Facebooktwitterrssyoutubeinstagram

DİKKAT EKSİKLİĞİ HİPERAKTİVİTE BOZUKLUĞU BÜYÜDÜĞÜNDE

Ekim ayı, Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu farkındalık ayıdır. DEHB sadece çocukluk dönemi hastalığı değildir. Erişkin dönemde de devam eder.

Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB), çocukluktan erişkinliğe geçerken bazı belirtiler düzelme gösterse de, %60 oranında erişkin dönemde devam eder. Erişkin dönemde kişinin yaşamını birçok alanda etkiler. Artık okul yaşamı olmasa da, olumsuz olarak etkilenen yeni alan olarak karşımıza iş yeri ve iş gücü çıkar. DEHB olan kişilerin okulu bırakma, sık iş değiştirme ve çalıştıkları işlerde mutsuz olma oranları diğerlerinden fazladır. Genellikle düşünmeden sık iş değiştirme, zamanlama sorunları nedeniyle bitmeyen projeler ya da kaçırılan toplantılar, organizasyon sorunları nedeniyle kaybolan evraklar kişinin kapasitesi oranında verimli olmamasına neden olur. Aynı zamanda çabuk uyarılma nedeniyle diğer çalışanlarla çıkan sürtüşmeler iş yeri için sorun yaratır. Bunlarla baş etmenin yolu kişinin zayıf noktalarını bilip, yaratıcılık gibi güçlü olduğu yönlerini ortaya çıkaracak kariyerler seçmeleri ve çalışmalarını kontrol etmeleridir.

TEDAVİ EDİLMEMİŞ DEHB OLABİLİRSİNİZ

Yapamadığınızı sandığınız ve eleştirildiğiniz bazı sorunların aslında DEHB nedeni ile olduğunu fark etmek önemli bir adımdır. Çünkü DEHB tanısı bir hekim tarafından konulduğunda ve tedaviye başlanıldığında sorunların büyük kısmı ortadan kalkacaktır. Tedavi sadece ilaç kullanmakla olmayacağı için, onun yanında destekleyici ve yönlendirici terapiye devam etmek ve bunlara düzenli olarak uymak gerekir. Eğer zamanı ayarlayamamak, dikkatinizin çabuk dağılması, hareketsiz duramadığınız için toplantıları sonuna kadar dinleyememek, geç kalmak, organize olamamak, duygularınızı denetleyememek, başkalarının sözleri bitmeden kesmek gibi belirtileriniz varsa bunların “huy” değil, DEHB olabileceğini düşünmeniz gerekir.

DEHB olan kişileri iş arkadaşları çoğunlukla sorumsuz, dağınık, saygısız hatta tembel olarak görebilir. Oysa DEHB olan kişiler denetleyemedikleri bu durum nedeniyle çoğunlukla diğerlerinden daha çok çalışmak ve zaman harcamak zorunda kalırlar. Parlak fikirleri ve yaratıcılıkları; zamanlama eksikliği, ilgisinin çabuk dağılması veya organizasyon zorluğu nedeniyle bir kenara itilebilir. Tüm bunlara öfke ve isteklerini erteleyememe eklendiğinde sorun büyür. Ayrıca DEHB ile birlikte ona eklenen kaygı, depresyon, düşük benlik saygısı süreci iyice zorlaştırabilir.

BAŞARI ARTAR MI?

Kendinizi verimli ve iyi hissetmek, iş yeriniz ve arkadaşlarınız tarafından onaylanmanın yolu bir an önce sorununuzu tanımlamak ve bir hekimden doğrulatmak olmalıdır. Sonra bir yandan tedavinize devam ederken, diğer yandan hem kariyerinizi hem çalışma şeklinizi gözden geçirerek gereken düzenlemeleri yapmanız gerekir.

Öncelikle seçtiğiniz işin size uygun olup olmadığına bakmak uygun olur. Sizin için uygun olan iş, tutkularınızı gerçekleştirirken sorun olan özelliklerinizi kontrol edebileceğiniz bir iş olmalıdır. Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu iş yerinde sorun yaratabilir. Ancak çözümleri hem çalışanın hem iş yerinin araması, iş yerinde bazı alanlarda çok verimli ve yaratıcı çalışmalar yapabilecek bir elemanın kazanılmasını sağlar. Kişinin kendi sorunu ile barışması ve çözüm araması ise onu hem çalışırken mutlu yapacak, hem de kendisine olan güvenini koruyacaktır.

Facebooktwitterlinkedin
Facebooktwitterrssyoutubeinstagram

YARGILAR VE DUYGULAR TUTUMLARI OLUŞTURUR

Bazı davranışlarımızın nedenlerini çok sorgulamaz, üzerinde düşünmeyiz. İnsanlarla olan ilişkilerimiz, üzerinde en çok düşündüğümüz konulardan biridir. Yeni tanıştığımız birileri ile ilişki kurmadan önce onları tanımaya, bilgi edinmeye çalışırız. Ama bütün bunlar zaman alır. Çoğu kez daha tanıştığımız an, bazı kişilerden hoşlanır, bazılarını itici buluruz. Bu duyguları ilk izlenimlerimizle, az da olsa bildiklerimizle, gördüklerimiz ya da gördüğümüzü sandığımız şeylerle oluştururuz. Kimi zaman çevremize “İlk izlenimimde yanılmam, ben size dememiş miyidim?” deriz. Kimi zaman ise “Nasıl bu kadar yanılabildim.” diye pişmanılık duyarız. İlk izlenimler tanıştığımız kişinin kıyafetinden, duruşundan, konuşma şekli ve ses tonundan, yüz mimiklerinden, elini uzatışından, el sıkışından, gülmesinden edinebildiğimiz kısıtlı bilgilerle oluşur. Aslında o bilgileri, daha önce oluşturduğumuz bazı kalıplara uydurarak kişi hakkında bir düşünce oluştururuz. Hepimizin bu tür bilgileri sınıfladığımız bazı şemaları vardır. Böyle duranlar, böyle giyinenler, böyle gülenler diye sıraladığımız bu kalıplara göre oluşturduğumuz düşüncelerimiz, o kişiye karşı geliştireceğimiz tutum ve davranışları belirler.

Sadece ilk izlenimler tutumlarımızı etkilemez. Ayrıca belli grupların aynı özellikleri taşıdığına ilişkin inanışlarımız, başka bir kalıp oluşturur. Bu durum genel olarak “ön yargı” diye tanımlanır. Oraya cinsiyeti koyar; kadınlar şöyle, erkekler böyle diye inanırız. O nedenle mesela kadınlardan beklediğimiz ürkekliği, duygusallığı göstermeyen kadına “erkek gibi” diye iltifat etmeye çalışırız. Irklara, milletine, ten rengine, düşünce sistemine, inancına hatta üye olduğu derneğe, partiye, kuruma göre kişiler hakkında bireysel düşünmeden yargıya varırız. Teninin rengi nedeniyle suç işlemeye daha yatkın olduklarına, düşünce sistemleri nedeniyle bazı şeyleri kabul etmeyeceklerine ya da size göre çok olumsuz olacak davranışları mutlaka göstereceklerine baştan inanır, onlardan uzak durur ya da olumsuz tutumlar, kötü davranışlar gösteririz. Çünkü bu ön yargılarımız, onların bireysel özelliklerini göz ardı etmemize neden olur.

DAVRANIŞLARA ANLAMLARI KİM YÜKLER?

İlk izlenimlerimiz ve gruplara karşı oluşturduğumuz ön yargılar dışında, başkalarının davranışlarına anlamlar yükleriz. Sabah işe geldiğinizde “günaydın” dediğiniz yöneticinizin sizin yüzünüze bakmadan ya da somurtarak yanıt vermesi mekanizmayı çalıştırır. “Bu davranışının nedeni ne?” bu soruya bulduğunuz yanıt, sizin gelecekteki davranışlarınızı ve sizin davranışlarınıza göre karşı tarafın tutumlarını etkileyecektir. Çoğunlukla ilk akla gelen düşünce, yöneticinizin size kızmış olacağıdır. Bunun neden olduğunu, ne yapmış olabileceğinizi düşünür huzursuz olursunuz. Eğer bulamazsanız haksız yere olduğunu düşünür, kızar, alınırsınız ve bu durum sizin bir sonraki sabah günaydın demenizi engelleyebilir. En azından demek içinizden gelmez ya da aynı ifade ile söyleyemezsiniz. Diğer davranış belirleyen düşünce “Bu sabah canını sıkan bir şey var, aklı başka yerde.” olabilir. Son olarak da eski bilgilerinizle davranışı bağdaştırıp “Zaten hep böyledir.” kararına varabilirsiniz. Bu düşüncelerin tümü, sizin ilişkinizi yönlendirecek; izlenimleriniz, deneyimleriniz, ön yargılarınız ve kişi hakkındaki bilgilerinizle ilişkinizi düzenleyeceksinizdir.

Eğer kişiyi tanıma, o anı değerlendirme, beyninizin arka kısmında var olan eski deneyimlerinizi, bilgilerinizi yeni durumla karşılaştırıp prefrontal lobunuzu kullanarak, yargıya varma sürecini düzgün sürdürürseniz başkalarını değerlendirme konusunda yanılgılarınız azalacaktır. Çünkü bu tür davranışları değerlendirirken yaptığınız tahminler çoğu kez yanlıdır. Araştırıcılar kendi davranışlarımızı çevresel etkenlere, başkalarının davranışlarını ise içsel ya da kişisel etkenlere bağlama eğiliminde olduğumuzu söylüyorlar. İş yerinde kendi yaptığınız hatayı birinin size yanlış evrak getirmesine, yanlış bilgi vermesine kolayca bağlarken; arkadaşınızın yaptığı aynı hatayı onun beceriksizliğine, bilgisizliğine ya da deneyimsizliğine bağlamanızın nedeni budur. Yine araştırmalar, başarılarımızı kendi yeteneklerimize, başarısızlıklarımızı ise bizim elimizde olmayan başka güçlere bağladığımızı gösteriyor. Başkalarının başına gelen kötü şeylerde, başarısızlıklarda onlarda suç ararken; genellikle aynı şeyin bizim başımıza gelmeyeceğini, çünkü bizim öyle bir yanlışı yapmayacağımızı düşünür, inanırız. Bu nedenle önemli bir belgeyi bulamayan iş arkadaşınızı dikkatsizlikle kolayca suçlayabilir; soyulan, öldürülen birinin sadece orada olmakla bu durumu âdeta çağırdığını, hak ettiğini düşünme eğilimi gösterir ve bunun sizin başınıza gelmeyeceğine kendinizi inandırırsınız. Ama bu kendinizi inandırdığınız “adil dünya güvencesi” sizi bir gün aynı duruma düşmekten korumaz ya da daha iyi biri haline getirmez.

Aslında çoğunlukla kişileri tanıdığınızda ve karar vermeden önce bilgilenmeyi seçtiğinizde, tüm bu kalıpların ne kadar yanlış olduğunu görüp hayal kırıklığına uğrarsınız. Oysa bu kalıplara göre, onların davranışlarına anlamlar yüklemeye başlar ve onlara karşı tutumlar oluşturursunuz. Bu tutumlar çevrenizdeki akrabalarınız, arkadaşlarınız, izlediğiniz medya tarafından desteklenir; hatta bir anlamda oluşturulur ve yönlendirilirse artık ön yargı ve ayrımcılık için hazırsınız demektir. Ön yargılarınız sizin ayrımcılık yapmanıza neden olur. Bu tutum ve davranışlar, belli gruplar arasında olmaya başladığı zaman sonuç; grupların birbirine, sonrasında ise kendilerine ve yaşadıkları yere, her şeye zarar vermesi demektir. Ön yargılardan, kafanızdaki şemalardan, öğrenmeden, bilmeden, tanımadan yargılamaktan vazgeçmek tutum değişikliğine, iyi ilişkilere, iyi ilişkiler ise ilerlemeye ve birlikteliğe ulaşır. Kötü mü olur?

Facebooktwitterlinkedin
Facebooktwitterrssyoutubeinstagram

AFFEDEBİLMEK MÜMKÜNDÜR!

Affetmek veya bağışlamak, af dilemek günlük yaşamda bazen çok kolay kullanılabilen ama aslında anlam yüklü bir kelimedir. Affetmek, işlenen ya da işlendiği düşünülen bir suça karşı hissedilen duyguları ve davranışları değiştirmektir. Affetme süreci, suç işleyene karşı yapılan bir davranış gibi görünse de, aslında affetmeyi beceren kişinin hissettiği kin, öfke, intikam gibi kendisine zarar verecek olumsuz duygularının azalması ve kaybolması sürecidir. Çünkü affedebilen kişiler, bu duyguların fiziksel ve ruhsal sağlıkları üzerine yaptığı olumsuz etkilerden kurtulmaktadırlar. Daha düşük depresyon ve kaygı bozukluğu riski, daha çok mutlu olma şansı affetme ile birlikte gelir. Affetme süreci, uzlaşma ve ilişkilerin yeniden düzenlenmesi ile birlikte olmalıdır. Yoksa affetme süreci gerçekleşmemiş olur. Bağışlama tek taraflı yapılabilir ama uzlaşma iki taraf arasında oluşan bir kabullenme sürecidir.

AFFETMEK YAPILANLARIN UNUTULMASI DEĞİLDİR
Affetme süreci zor bir süreçtir. Bu süreci başlatan şeylerin biri, karşı tarafın pişmanlığı ve af dileği, diğeri ise öfke, acı ya da intikam duygularının getirdiklerini yaşamak yerine affetmeye karar verebilmektir. Affetmek kolay değildir. Kişinin kendini yaşamakta olduğu yükten kurtarması diye tariflenebilir. Ama affetmek yapılanları kabullenmek, onaylamak, hak vermek ve unutmak değildir. Affetmek; yapılanlar nedeniyle kendi yaşadığı olumsuz duygulardan ve davranışlardan vazgeçerek, yaşamını bu yükler olmadan, geçmişi sırtlanmadan sürdürmeyi seçmek olarak tanımlanabilir. Benzer şekilde affedilmiş olmak da, yapılan yanlışın yükünden kurtulmak, haklı çıkmak ve hiçbir şey olmamış gibi yaşamını sürdürmek anlamına gelmez. Af dileme, “yaptığım yanlışın farkına vardım ve bir daha yapmayacağım” anlamına gelir.
İkili ilişkilerden, toplumsal ilişkilere değin uzanan bir affetme listesi çıkarılabilir. Yasaların belirlediği suçları işleyen kişilerin, toplumların ya da yönetimlerin affı farklı süreçler gösterir. Özellikle topluluklara karşı işlenen suçlarda affetmek zorlaşır. Suçları işleyenlerin birey olmaması, pişmanlığın ve özrün nereden geleceğinin bilinmemesi, ya da değişmesi zorluğu yaratır. Yine de haksızlığa, şiddete uğrayanlar affedebilmek için özür beklerler. Şiddete neden olan etkenlerin araştırılması bile affetme sürecini başlatabilir. Bağışlama sürecini kolaylaştıracak başka koşullar mevcutsa, grup özürleri affı sağlayabilir.
Kişisel ilişkilerde affetmek ise; romantik ilişkilerde, arkadaş ilişkilerinde ve karşılıklı çocuklarla ebeveynlerin ilişkisinde en sık rastlanan durumdur. Yapılanı affetmek demenin, her şeyi unutmak olmadığı unutulmamalı. Affetmek için gerçekten kişiyi yaralayan, canını acıtan bir hata yapılmış olması gerekir.

HER ZAMAN AFFETMEK GEREKİR Mİ?
Affetmenin, kişinin kendisini bir yükten kurtarmak için yaptığı davranış; af dilemenin ise “hatamı anladım, pişmanım ve tekrarlamayacağım” demek olduğunu söyledik. O halde affetmek her zaman yapılamayabilir ya da yapılması doğru olmayabilir. Af dilediği ve gerçekten pişman, yaptığından dolayı utanç dolu olan birini affetmeyerek kendinizi kin, intikam isteği ve öfke dolu bir dünyaya mahkum etmek ne kadar yanlışsa, devamlı hata yaparak özür dileyen ve yaptığından aslında pişman olmayan antisosyal kişilik bozukluğu olan arkadaşınızı, çocuğunuzu, sizi devamlı aldatan eşinizi her seferinde affetmek o kadar yanlıştır. Çünkü “hiç affetmeyen” olmayı seçerek, en küçük bir hatada bile insanları hayatlarından çıkaran, intikam almaya çalışan, sürekli cezalandıran kişi ruhsal açıdan ne kadar sorunluysa; hata yapanın yerine özürler bulan, karşında pişman olmadan hata yapan kişiyi affetmek için adeta bahaneler arayan, kendi yaşamını çekilmez hale getiren kişi de o kadar sorunludur.
Affetmek kişiyi yeni bir yaşama, umut dolu ve mutlu bir geleceğe götürebilir. Affedememek ise öfke dolu, intikama adanmış bir yaşama mahkum edebilir. Mahatma Gandhi “Zayıflar asla affedemezler, affetme güçlülüğün bir özelliğidir.” demiş. İnsanları hatalarıyla, sorunlarıyla, kusurlarıyla kabullenmeyi ve affetmeyi öğrenebilmek gelişmek ve olgunlaşmaktır. En zor olan şey kendimizi affetmek olsa da, kendi hatalarımızla yüzleşebilmek bizi büyütür.

Facebooktwitterlinkedin
Facebooktwitterrssyoutubeinstagram

BAZEN UTANMAK GEREKİR

Utanma duygusu; gurur, mahcubiyet, suçluluk gibi duygularla birlikte sosyal duygular olarak tanımlanır ve sosyal davranışlarımızı düzenler. Mutluluk, korku, kızgınlık (öfke), şaşırma, tiksinme ve üzüntü gibi temel duygular ırka ve kültüre göre farklılık göstermezken, sosyal duygular kültürler arası farklılıklar gösterir. Sosyal davranışlarımızı düzenlemek için bu duygular önemlidir. Ama aynı zamanda bu duygular, birçok psikiyatrik belirtinin altında yatan neden olabilirler. Bu nedenle utanma duygusu bizi sosyal olarak kabul edilen biri yapabileceği gibi, başarabileceklerimizi engelleyen, başarılarımıza gölge düşüren bir duygu haline de gelebilir. Genellikle başkaları tarafından fark edilen, gözlenen davranışlar utanma duygusunu çok hızla ortaya çıkarır. Yapılan davranışın sosyal olarak kabul görmediğini fark ettiğiniz anda ilk tepki “Aslında bunu yapmak istememiştim.” olur ve oradan kaçma duygusu yaratır. Utanma duygusu o kadar büyük baskı yaratır ki, sonraki düşünceler genel olarak “utancımdan öldüm” ya da “yer yarılsaydı da içine girseydim” diye özetlenebilir. Aynı nedenlerle utanılan olaylara ilişkin anılar derinlere gömülmeye, hatırlanmamaya çalışılır. Çünkü her aklınıza geldiğinde ya da birisi hatırlattığı zaman aynı utanma duygusu, olay yeniymiş gibi tekrar yaşanır.

Hiç utanma duygusu olmayan insanlar “yüzsüz, utanmaz” gibi kelimelerle tanımlanır. Toplum utanma duygusu olmayanlara kızar, dışlar. Buna karşın yapılan davranış ne olursa olsun, utanma belirtisi gösterenler için toplum daha kabullenicidir. Çünkü utanma duygusu olanı daha az zararlı, daha güvenilir bulur. Yapılan çalışmalar; insanların tanıdıkları kişilerin, kendi sosyal çevrelerinin olduğu yerlerde daha çok utandıklarını, buna karşın tanımadıkları ya da daha alt düzeyde gördükleri kişilerin olduğu ortamlarda yaptıkları yanlışları daha az önemsediklerini ve utandıklarını göstermektedir. Sosyal çevremizde bize karşı geliştirilen yargılar, ötekilerin yargılarından daha önemli bulunmaktadır. Yaşanan grup içinde utanç duygusunun daha çok hissedilmesi ve daha uzun sürmesi bu nedenledir.

Utanma duygusu dile gelmese de, davranışlarla kendini gösterir. Hafif kızaran bir yüz, mahçup eğilen bir baş ve kaçırılan gözler, hızlanan kalp atışı utanmanın belirtisi olarak ortaya çıkar. Tüm duygularda olduğu gibi utanma duygusunun da, beynin belli bölgelerinde oluşan aktivitelerin bir sonucu olduğu araştırmalarla gösterilmiştir. Eğer utanma duygunuz olmadığını düşünüyorsanız beyninizin sağ yarı küresinde bulunan, anteriorcingulatecortex adı verilen bölgeniz diğer insanlardan küçük olabilir.

AŞIRI UTANMA SORUN DEMEKTİR

Utanma duygusu sosyal bir duygu olduğu için temelinde diğer insanların sizin davranışınızı nasıl değerlendireceği, yargılayacağı ve sizin hakkınızda ne düşünecekleri endişesi vardır. Yapılanın ardından, başkalarının düşündüklerini sandığınız her şey utancınızı arttırır. Oysa yine çalışmalar, diğerlerinin sizin düşündüğünüz kadar yargılayıcı olmadığını göstermektedir. Utanma duygusunun derecesi sizin diğerleri tarafından acımasızca yargılandığınız temeline oturduğu zaman, birçok şeyi yapmaktan vazgeçebilir, yaptığınız şeyleri saklayabilir hatta utandığınız şeyler bedeninize ya da kişiliğinize ilişkin şeylerse kendinizden bile vazgeçebilirsiniz. O zaman utanma, sizin sosyal olarak kabul görmenizi sağlayan bir duygu olmaktan çıkacak ve hem sizi hem de başarılarınızı gölgeleyen bir sorun haline gelecektir. Kimi zaman aşırı utanma duygusu, elde edebileceklerinizin önünde bir engel olacaktır. Gidemediğiniz toplantı, konuşamadığınız patron ya da sevgili sonrasında daha farklı olumusuz duyguları ve sorunları size taşıyacaktır. Bedeninizi göstermekten kaçındığınız için gidemediğiniz doktor muayenesi, hastalığınızın gözden kaçmasına ya da almaya utandığınız prezervatif, ölümcül bir hasta olmanıza neden olabilir.

Yaşamı felç eden utanma duygusu ile baş edebilmenin temelinde kendini iyi tanıma, değer verme ve kabullenme yatar. Başkalarının sizi değerlendirirken, sizin kendinizi yargıladığınız kadar acımasız yargılamadığı gerçeğini de unutmamak gerekir. Kimsenin utanma nedeniyle toplumdan kopmasına, çalışamaz hale gelmesine ya da bazı kültürlerde olduğu gibi kendini gerçekten öldürmesine gerek yoktur. Ama bazen utanmak gerekir. Utanmak gerekir ki kendimizi kontrol edebilelim, hatalarımızı azaltabilelim ve yaşadığımız toplumun ilişkileri daha sağlıklı olabilsin. Kimsenin utanmadığı bir toplumun bireyi olmak, insanlar için en utanç duyulacak şey olmalıdır.

Facebooktwitterlinkedin
Facebooktwitterrssyoutubeinstagram

OKULA DÖNÜŞ

Okulların bazıları bayram öncesi açılmış olsa da, genel olarak yeni dönem bu hafta başlıyor. Bir anlamda tatil süresinin nasıl geçirildiği, bu hafta sonu ve sonrasında ailelerin ve çocukların durumunu belirleyecek. Çünkü bazı aileler ve çocuklar tatilin; Tüm kuralların kalktığı, uyku saati, yemek saati gibi kavramların olmadığı, eğlencenin özellikle de teknolojik aletlerle uğraşmanın sınırının kalktığı bir zaman olduğunu dünüyor. Bu şekilde geçen bir tatil sonrasında düzene alışmak, kurallara tekrar uymak zorlaşacaktır. Diğer yandan tatil süresince düzeni takip eden, bir önceki yıla bakarak eksikleri tamamlayan aileler ve çocuklar için okulların açılması yeni bir heyecan olacaktır. Okul döneminin başlaması sadece çocuklar değil, aileler için de yeni bir başlangıçtır. Okul seçimi, yaz dönemi hazırlıkları ve çocuğa ilişkin sorunlara çözüm aramak okul dönemi için ailelerin sorumluluğudur.

OKULA YENİ BAŞLAYANLAR

İlk kez okula başlayanların ve ailelerin karşılaşabilecekleri bazı sorunlar olabilir. Okullar açıldığında, bazı çocuklar okula gitmek istemeyebilirler. Yeni başlayanların çoğu, geçen seneden tatile girenlerin bir kısmı anneleri de onlarla kalsın isteyerek, ağlayabilirler. Ancak, ilk günler doğal olabilen bu sorun sonraki hafta da devam ediyorsa “okul korkusu”ile karşı karşıya olabiliriz. O zaman, alışır diye bekleyerek vakit kaybetmeden, aileler, okul ve çocuk ruh sağlığı uzmanları  işbirliği yaparak bu sorunun altından kalkabilirler. Ebeveynlerin bu durumda tutumları çok önemlidir. Çünkü bazı annelerin çocuğunun henüz çok küçük olduğu ve onsuz yapamayacağına ilişkin endişeleri çocuklar tarafından hissedilir. Bu onların okula gitmemesi için önemli nedenlerdendir. O nedenle hem bu fazla endişeli annelerin, hem de çocukların okula hazırlanmaları gerekiyor.

Genellikle okullar açıldıktan sonra, özellikle ilkokula yeni başlayan çocuklarda en büyük sorun sınıf içinde  yerlerinde oturamamaları ve öğretmenin komutlarına uyamamalarıdır. Dolayısıyla sınıfda bulunan diğer çocukların da dikkatini dağıttıkları için öğretmenler tarafından uyarılırlar. Bazı çocuklar ilk bir ay içinde bu duruma uyum sağlarlar ve sorun kalmaz. Ama bazı çocuklar için bu durum devam eder. O zaman düşünülmesi gereken bir kaç özel durum vardır. Öncelikle çocuk takvim yaşı tutmasına karşın, ruhsal ve nörolojik olarak okula başlamaya hazır olmayabilir. Doğru olan bu değerlendirmenin okula başlamadan yapılmasıdır. Ancak yapılmadan başlamış ve sorun çıkıyorsa ders, kurallar ve ruhsal açıdan büyümesi için çocuğun okul rehberleği, gerekiyorsa uzman tarafından desteklenmesi uygun olur.

Her açıdan okula hazır olmasına karşın ev içinde hiç kural konulmamış, paylaşmayı bilmeyen, her dediği yapılan bir çocuğun okula uyum sağlamaktaki zorluğu olabilir. O zaman yapılması gereken öğretmen ve ailenin işbirliği ile çocuğun yeni duruma alıştırılmasıdır. Aynı zamanda ailenin de yardım alarak çocukla ilişkisinde sınır koymayı öğrenmesi gerekir.

Bazı çocuklarda yerinde oturamamanın yanı sıra, yazı yazmada isteksizlik, yavaşlık, bazı harfleri ters yazma, arkadaşlarıyla ders içinde konuşma ya da okuma- yazmayı zamanı geldiği halde öğrenememe gibi bulgularda görülebilir. Eğer bu tür yakınmalar geliyorsa, sistemi ya da çocuğun tembelliği gibi  suçlamalarda bulunmadan önce dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olup olmadığını araştırmak, çocuğun eğitim yaşamı için çok önemli olabilir.Bazı çocuklarda ise öğrenmesi  gereken becerilerin sadece bir bölümüne ilişkin sorun olabilir. Genel olarak özel öğrenme güçlüğü başlığı altında toplanan bu sorunlar çocuğun eğitiminde başarısızlık nedeni olabilir. Özel öğrenme güçlükleri, okuma, yazma, matematik gibi alanlarda, ya da disleksia şeklinde ortaya çıkabilir. Kısa zamanda araştırılması ve yardım alınması gereklidir.Eğer okulda bizi bekleyecek sorunları ve çözümlerini bilirsek, çocuğumuz, öğretmen ve okulla işbirliğini yapabilirsek hep birlikte sorunsuz ve zevkli bir dönem geçirebiliriz.

Çocukların çoğu okula döndükleri için seviniyorlar. Uzun tatil, boşluk kimi zaman cazip gelse de, arkadaş özlemi, okulun getirdiği düzen aslında özlenir. Ama ne kadar hazır oldukları tatışılabilir. Belki de öncelikle veliler okula dönüşe ne kadar hazır onu tartışmamız gerekir. Tüm öğrencilere, öğretmenlere ve velilere mutlu ve huzurlu bir yeni öğretim yılı diliyorum.

Facebooktwitterlinkedin
Facebooktwitterrssyoutubeinstagram

SUÇLULUK DUYMAK ÇÖZÜM GETİRMEZ

“Çocuk olma, Sonya,” dedi Raskolnikov yavaşça. “Onlara karşı ne suç işledim ben? Niçin gideyim? Gidip de ne diyeceğim ben? Bütün bunlar kuruntudan başka bir şey değil… Kendileri milyonlarca insanın canına okuyorlar, üstelik de bunu erdem sayıyorlar. Hepsi alçak ve sahtekâr onların, Sonya! Hayır, git­meyeceğim! “ Acı bir gülümsemeyle ekledi: “Hem gidip ne di­yeceğim onlara: Kadını ben öldürdüm ama paraları almaya ce­saret edemedim, bir taşın altına gizledim mi diyeceğim? Ama alay ederler o zaman benimle, aptala bak, paraları bile alamamış derler. Korkak ve aptal! Hiç ama hiç bir şey anlamayacaklardır, Sonya; anlamaya layık insanlar da değiller zaten! Hayır, gitme­yeceğim! Çocuk olma, Sonya…”

Sonya ellerini ona doğru uzatmış:

“Acı çekeceksin, çok acı çekeceksin…” diye tekrarlıyordu.

Raskolnikov, dalgın dalgın:

“Hem ben belki de kendime iftira ediyorum,” dedi. “Bit değil, daha bir insanım belki ve kendimi mahkûm etmekte acele edi­yorum… Daha savaşacağım…”

Dudaklarında kibirli bir gülümseme belirdi.

“Böyle bir acıyı taşıyıp durmak! Üstelik de hayat boyunca..!”

SUÇ ve CEZA

Fyodor Mihayloviç DOSTOYEVSKİ

Yasalara göre suç, yapılmaması gereken bir eylemi gerçekleştirmektir. Sınırları belirlidir, maddeleri bellidir ve cezaları bellidir. Oysa ne kadar çok suçluluk duygusu öğretilir doğduğumuz andan itibaren bize, ve sınırsızdırlar ve maddeleri yoktur ezberleyebileceğimiz ve cezaları sonsuzdur çoğu kez ömür boyu taşıdığımız….. Büyürken  bir çok somut kavramın yanı sıra doğru, yanlış, ahlaki gibi daha soyut kavramlar öğretilir. Suçluluk duygusu bunlardan biridir. Yapılan şey yasalara göre suç, topluma göre yanlış olduğunda verilen cezaların dışında hissedilmesi gereken bir duygudan bahsederiz. Yasalar ya da toplum farkında olmasa da hissedilmesi gerektiği anlatılır. Bazen o kadar çok anlatılır ve benimsetilir ki ortada hiç bir yanlış olmasada çocuk suçluluk duygusunun ağırlığını içinde taşımaya başlar.

Çocukluğun suçu

“Yemek istemiyorum”dediğimizde, annemiz “ama sen yemezsen ben üzülür, hasta olurum, tansiyonum çıkacak, senin yüzünden öleceğim” der. Öylece başlar suçluluk duyguları. Annenizin üzülmesine ve hasta olmasına neden olmak az bir suç mudur? Yemek yenince ceza bitmiş olmaz üstelik. Uslu olmak, onların istediği gibi davranmak, kurallara uymak gerekir. Yoksa anne babanızın tüm sıkıntılarının, kavgalarının suçu sizindir. Anneniz bu evliliğe sırf sizin için katlanıyordur, sizi taşırken de, doğururken de acı, eziyet çekmiştir. Ve tek suçlu sizsinizdir. Nasıl ödenir bu suçların bedeli? Ve daha da önemlisi ödenemezse nasıl taşınır o küçücük çocuk omuzlarda?  Ebeveynler için suçluluk duyguları, çocuğu idare etmek için etkili bir yöntemdir.Erişkin döneme geldiğinde de devam eder. Onlar sizin için çok şey yapmıştır ama siz uzaktasınızdır, aramıyorsunuzdur. Aslında nasıl der aileler? Annelik babalık karşılıksız yapılan bir iştir. Evet, açıktan hiç bir şey  istenmez çoğunlukla ama bu suçluluk duygusu az bir bedel midir? Okulda devam eder öğretilen suçluluk duyguları. “Çalışmadığın için oldu, beni hayal kırıklığına uğrattın, oysa ne kadar inanmıştım sana”. Ve bu kadar öğretiye dayanamayan çocuk da öğrenir karşısındakine suçluluk hissettirmenin gücünü. “Başkalarının aileleri izin veriyor ama, siz beni sevmiyorsunuz, siz iyi anne baba değilsiniz”. Bu sefer suçluluk duygularıyla kararsız kalma ya da yanlış kararlar alma sırası ailededir.

Sevgilinin suçu

Çocukluktan öğrenilen suçluluğun erişkin döneme doğru uygulanım yeri başka sevdiklerinizdir. Sevgiliniz hoşlanmadığınız birşey yaparsa “beni sevmiyorsun” diye başlayıp, “sevseydin yapmazdın” la devam edersiniz. “Yaptıklarından sonra, sizden nasıl birşey isteyebilir” Amacınız isteklerinizi yapmasıdır.Ne kadar çok suçluluk hissederse o kadar kolay olur. Ama bazen unuturuz, suçluluk duyguları o denli artar ki, sizin yanınızda kalıp ceza çekmektense, giderek kendini cezalandırmayı seçebilir. Hele eski suçların listesini tutuyor ve her fırsatta tarih ve gün belirterek tekrarlyorsanız…

Toplumun yarattığı suçluluk duygusu

Kilolusunuz, perhiz yapmanız gerekiyor.Karar verdiniz,başladınız da. Birden kendinizi yememeniz gereken birşeyi yerken buldunuz. Yerken suçluluk duymazsınız, ama perhizde olduğunuzu bilen biri “ne yapıyorsun?” derse, lokma boğazınıza dizilir. Oysa sizin duyacağınız suçluluk yediğiniz bittikten sonra olacaktır. Pişmanlık duyacaksınızdır, ama kendinizi affetmeniz daha kolay olabilecektir. Ya sizi görenin verdiği suçluluk duygusu? “Yanlış davranıyorsun, böyle konuşulur mu?, bunu mu giydin?” Tüm bu ve benzeri sözlerin yarattığı suçluluk duygusu bazen, gerçek suçdan daha ağır cezaya neden olur. Soyutlanma, utanma, uzaklaşma hapise girmekten daha mı basittir? Din ve ahlak kuralları da suçluluk yaratmaya yöneliktir. Kuralların dışında davranmışsanız suçluluk hissetmeniz gerekir. Bu suçluluk duygusuyla pişman olmanız ve yeniden yapmamanız beklenir sizden.

Kendi suçluluğumuz

 Hiç kimse size bir şey söylemez. Hatta çoğu kez olup bitenden haberleri bile yoktur. Ama sizin içinizde bir suçluluk duygusu, sizle birlikte var olan, her yere giden o duygu…Ömer seyfettin’in Kaşağı öyküsünü bilir misiniz? Hani kaşağıyı kırıp, kendi yerine kardeşinin ceza almasına göz yuman çocuğun, kardeşi ağır hastalandığındaki duygularını ne güzel anlatır. Pişmandır ama pişmanlık ne gerçeği değiştirir ne de suçluluğu giderir. Bir de bize ilişkin suçluluk vardır. Adeta varolamanın suçluluğu ki o bambaşka bir süreçtir anlaşılması, çözülmesi, yazılması gereken. Oysa geçmiş için suçluluk duymak geçmişi değiştirmez, tıpkı gelecek için duyulan endişenin geleceği değiştiremediği gibi.

Suçluluk duymamak, yapılan zarar veren davranışların sorumluluğunu almamak ve pişman olmamak, bilerek tekrarlamak kısaca suçluluk duygusunu hiç taşımamak  ciddi kişilik bozukluğunu gösterir. Diğer yandan yoğun suçluluk duygusu sorunlara yol açar. Bu nedenle dengeyi bulmanın yolu suçluluk duymakla pişman olmak arasında ayrım yapabilmektedir. Yanlışları fark etmek, onlardan ders almak, tekrarlamamaya çalışmak gelişimdir ve sağlıklıdır. Suçluluk duygusu ile hiç bir şey yapamamaksa sağlıksızdır ve insanı geriletir. O zaman daha iyiye gitmek için hatalardan pişman olup değiştirmeye çalışarak yaşamın keyfini çıkarmak gerekir. Ama yasalarla belirlenmiş suçları işlememeye dikkat ederek….

 

Facebooktwitterlinkedin
Facebooktwitterrssyoutubeinstagram

RİSKLERİ BİLMEK DOĞRUYU YAPMAYA YETMEZ!

İnsan beyni insan yaşamını korumaya yönelik çalışır. Bunu davranışlarımızın ve duygularımızın kontrolünü sağlayarak yapmaya çalışır. Risk, korkuyu doğurur. Korku ise davranışımızı belirler. Korku kendimizi korumayı sağlayan duygulardan biridir. Korku nedeni ile davranışlarımız değişebileceği gibi, bazen yapmamız gerekeni yapmayarak korkuyu gidermeye de çalışabiliriz. Yaşam olaylarını, sorunları, kararlarımızı bu riskleri ve onların yarattığı tehikeyi ve korkuyu hesaplayarak değerlendiririz. Ne yersek ne kadar zararlı olur? Kimlerle görüşmek tehlikelidir? Nasıl araba kullanırsak kaza yaparız? Gibi bir çok soru aslında risk değerlendirmesi yapmaktır. Kısaca; Ne yaparsak zarar görebiliriz? Sorusunun yanıtı arararız. Bazen tam tersi olarak soru; Ne yapmazsak zarar görürüz? Şeklinde sorulabilir. Riskin kendisi kadar, yaratttığı korku kararlarımızı ve davranışlarımızı etkiler. Ama her zaman riskleri bilmek, doğru davranışı göstermemizi sağlamaz. Kilo alacağımızı bildiğimiz halde çok sevdiğimiz yemeği yemekten vaz geçmemek, tüm zararlarını sayabilmemize karşın sigara içmeye devam etmek, uykusuz ya da alkollü içki kullanmanın kazaya neden olacağını söylememize rağmen olmayacağına inanarak yapmaya devam etmek sık görülen davranışlardır.

GENÇLER DAHA ÇOK RİSK ALIR

Ergenlik dönemi en çok riskin alınabildiği dönemdir. Yaşla birlikte risk alma oranları düşmeye başlar. Kişilerin yapısal özelliklerine, büyütülme şekillerine ve büyüdükleri ortama bağlı  değişmekle birlikte gençlerin daha cesur kararlar alabildikleri söylenir. Bunun nedenini anlamak için karar alma ve risk davranışı ile beyinin gelişmesi ve çalışma şeklini değerlendirmek gerekir.

Beyin farklı işlevler yapan,çeşitli bölümlerden oluşur.Beyin gelişimi doğumdan sonra da devam eder ve tam gelişini tamamlaması ergenliğin sonu, hatta genç erişkinliğin başlangıcına değin sürer. En son gelişimini tamamlayan alan, beynin karar verme,yönetme, yargılama, değerlendirme ve organize etme gibi en önemli işlevlerini yaparak davranış kontrolünü sağlayan kısmdır. Beynin ön bölümünde yer alan ve pre frontal korteks (PRK) denilen bu  bölge risk alma konusunda önemlidir. PFK, riskleri algılayan ve belirleyen anterior singulat kortex (ASK) ve düşünmeden, dürtülerimizle yaptığımız hareketlerden sorumlu bazal ganglionlar (BG) arasında ki dengeyi sağlar. Ergenlik döneminin cesaretei, riskli davranışları kolayca yapması PFK lerinin henüz gelişimini tamamlayamamasından kaynaklanır. Hızlı araba kullanmaları,zarar verici maddelere kolayca başlamaları, tehlikeli sporları kolayca yapmaları, karar alırken riskli olanlara olan yatkınlıkları bundandır. Risk algısından sorumlu ASK kişiden kişiye, genetik özelliklere göre değişir. O nedenle riskli davranış derecesi farklılık gösterir. Bu alanın az aktif olduğu kişilerin risk algıları daha düşüktür. O nedenle çok daha kolay riskli davranışlar gösterebilirler. Ama aynı nedenlerle çok aktif olanlar ise hiç bir riski göze alamayabilirler.

Pre frontal korteks gelişimini  tamamladığında herşey belirlenmiş olmaz. Çünkü PFK aynı zamanda eğitimden etkilenerek gelişir. Tecrübe, eğitimle, deneyimle gelişen PFK’in değerlendirme yetisindeki artıştır. Değişmeyen ASK ya bağlı aşırı gözüpek olmak ya da aşırı riskten kaçınma durumu gelişen PFK tarafından daha iyi yönetilerek, davranışları kontrol edebilir. Bu gelişim, aşırı risk almaya eğilimli kişileri düşünmeye ve davranışlarını kontrol etmeye, riskten aşırı korkan ve eyleme geçemeyenleri bazı riskleri almaları gerektiği konusunda yönlendirmeye yarar. Korku risk almayı engellediği kadar, insanın kendisinin ya da değer verdiklerinin tehlikede olduğunu düşündüğünde hissettiği korku beklenmedik riskler almasına da neden olur. Çünkü bu tür durumlarda PFK yerine, beyin kısa yolları kullanır ve sistem sağlıklı çalışmaz.

Duyguların ön plana çıktığı, yoğunlaştığı zamanlarda kararları biraz ertelemek, PFK in devreye girmesine zaman tanımak yararlı olabilir. Risk almak her zaman kötümüdür? Belli oranda risk almak yararlı olabilir hatta yaşamı daha keyifli hale getirebilir. Ama risk almadan başarı olmaz demek, sadece duygularla hareket ederek, beyinin karar alma mekanizmalarını görmezden gelmek demek olacaktır. Önemli olan bir  “sonuç ne olursa olsun” ile her koşulda “çok riskli yapılmaz” arasında ki dengeyi sağlayabilmektir.

Facebooktwitterlinkedin
Facebooktwitterrssyoutubeinstagram

KİTAP HAYATI ANLATIR VE ÖĞRETİR!

Öğrenmenin en iyi yolu denemektir. Deneyerek öğrenmek aynı zamanda kalıcıdır. Diğer yandan deneyerek öğrenmek çoğu kez öğrenmenin en acı veren şeklidir. Buna rağmen öğrenmek için bazı deneyimler gerekir. Ama her şeyi denemek mümkün değildir. Hayatımız boyunca kim olursak olalım, nerede, nasıl yaşarsak yaşayalım deneyemeyeceğimiz birçok şey olur. Deneyemeyeceğimiz şeyleri öğrenmekten vaz mı geçmek gerekir? İşte o zaman gündeme kitaplar gelir. Kitaplar insana deneyimleyemediklerini öğretir. Kitaplar insana neyi denemek istediklerini öğretir. Kitaplar insanlara başkalarının deneyimlerinden yararlanmayı öğretir. Kitap hayattır.

NELERİ OKUMAK GEREKİR?
Bana en sık sorulan sorulardan bir tanesi hangi kitapları okuduğum ve hangi kitapları önerdiğim oluyor. İki soruya yanıt vermek de zor. Çünkü okuduğunuz kitap sizin kim olduğunuza, neleri öğrenmek istediğinize, merak ettiklerinize, okuyacağınız zaman ve mekâna göre değişir. Ben hemen her kitabı okumak istiyorum. Bilmediğim konular hakkında fikir edinmek, romanlarla farklı bir dünyaya dalmak, diğer yandan işimle ilgili kitaplara bakmak, gezi kitapları okuyup yeni yerler hakkında bilgi edinmek için her şeyi okumak istiyorum. Ancak tümünü birden yapmaya zaman olmuyor. Yine de vazgeçmiyorum. Zamana, ruh durumuma ve bulunduğum yere göre seçerek sürdürüyorum. Okuduklarımı önerebilmek için karşımdaki kişinin ne istediğini bilmek gerekiyor. Onun için kitap önerisi sorularına yanıt vermek zor oluyor. Ama tanıdığım kişilere okuduklarımdan öneriyorum ki, aynı şeyleri okuyup tartışabileceğim bir grubum olsun. Çünkü öğrenmek, deneyimlemek yetmiyor. Okunan kitabın paylaşılması, başkalarının o kitapta senin göremediğin neleri gördüğünü öğrenmek ve yeniden dönüp bakmak, ya da aynı şeyi okuyup farklı dünyalara daldığın kişilerle farkları tartışmak, hem kitaptan alınan tadı hem de öğrenmeyi arttırıyor.
“Kitap okumayı sevmiyorum.” ya da “Sıkılıyorum.” diyenler var. Kitap okumayı bir iş ya da zorunluluk gibi görmek okumanın önünde engel oluyor. Oysa kitap okumak kişinin kendisi için yapabileceği en kolay ama en doyurucu beslemelerden birisidir. Oturduğunuz hatta yattığınız yerden size dünyayı ve tüm insanları sunar. Bunu anlayabilmek için kitap okumayı da deneyimlemek gerekir. Ne okuduğunuzdan çok ne anladığınız, ne alabildiğiniz önemlidir.
Okumak bulaşıcıdır. Siz okuduğunuz zaman çevrenizdekiler de okur. Ebeveynseniz çocuklarınız kitap okumayı sizden öğrenir. Böylece hem çevrenizdekilerle, hem arkadaşlarınızla hem de çocuklarınızla paylaşımınız artar. Onlar sizi, siz onları daha iyi anlarsınız.
Kitap okumanın yeri ve zamanı yoktur. Toplu taşımada, evde, tatilde farklı kitaplar her zaman size eşlik edebilir. Okuduğum kitapların çoğunun yazarı ile hiç tanışmadım ve tanışamayacağım. Ama her birini arkadaşım, öğretmenim, ailem gibi hissediyorum. Çünkü her birinden bir şeyler aldım. Her biri yeni bir kapının ardını görmemde yol gösterdiler ve yanımda oldular. Onlarla, birçok yakın tanıdığımdan daha çok şey paylaştım. Şimdi mevsim yaz, havalar çok sıcak ve günler uzun. Sizlere yeni dünyalar açacak dostlar edinmek için bir kitapçıya gidin. Acele etmeden kitapları inceleyin. Elinize alın, karıştırın. Sonra yeni deneyimler yaşayacağınız bir tanesini seçin. Okuduğunuz kitabın yazarını tanımaya çalışın. Hayat hikayesini öğrenin. Kitabı ne zaman yazdığını, nasıl yazdığını, sizi yaşamının hangi bölümüne ortak ettiğini anlamaya çalışın. Çünkü insan yeni dostlarını, ona hayat boyu eşlik edecek yoldaşını tanımak ister. İyi okumalar…

Facebooktwitterlinkedin
Facebooktwitterrssyoutubeinstagram

TATİLDEN DÖNMENİN HÜZNÜ

Uzun bir tatil bitiyor. Tatile gitmek ne kadar güzelse, dönmek o kadar zor gelir. Döndükten sonra da, özellikle iş yaşamına ve düzenli ev yaşamına başlamada sıkıntılar olabilir. Genellikle tatile; dinlenmek, eğlenmek ve yeniden düzenli yaşamı sürdürebilmek için enerji toplamak amaçlarıyla gidilse de, çalışmalar tatilden dönmenin insanlar için önemli bir stres kaynağı olduğunu göstermektedir. Bu nedenle beklenenin aksine birçok kişi, tatil dönüşünde kendini yorgun, uykusuz, öfkeli ve isteksiz hissetmektedir. Bu durumun bir ismi vardır: Tatil sonrası sendromu. Hafta sonu tatillerinden sonra yaşanan pazartesi sendromuna benzer olan bu sendromla baş edebilmek için tatili, dönüşü ve sonrasını iyi organize etmek işe yaramaktadır.

TATİL DÖNÜŞÜNÜ İYİ DÜŞÜNÜN

Tatil sonrası stresi, tatili planladığı gibi geçmeyenlerde, tatilde istediklerini çeşitli nedenlerle yapamayanlarda ya da aile için tartışma yaşayanlarda, tatil sonrası ev işleri ve çocuk bakımı ile tek başına kalacak olanlarda daha sık görülmektedir. Bütün bunlardan kaçınmak için tatil kadar, tatil dönüşünü iyi planlamak gerekir.
Öncelikle tatilden son gün ve geç saatlerde dönmek, dönüşte trafik ya da havaalanı kalabalığını yaşamak stresi arttırmaktadır. O nedenle kendinize bir iyilik yaparak, tatilden bir gün önce dönmek işe yarayacaktır. Böylece günlük işlere başlamadan ama evinizde bir gün daha tatil fırsatı elde etmiş olacaksınız. Döner dönmez işe girişmek yerine, yumuşak bir geçiş yaparak bu günü eğlenceli geçirebilirsiniz. Özellikle tatil planladığınız kadar iyi geçmemişse, dönüşün ilk gününü rahat geçirmek daha önemli olacaktır. Ayrıca kısa süreli ve planladığınız gibi geçmeyen bir tatilden sonra hissettiğiniz olumsuz duygular, tatil dönüşüne ilişkin değil, tatil yapamamış olmanızdan kaynaklanıyor olabilir. O zaman yapılacak doğru şey, ihtiyacınız olan tatili yeniden planlamak olmalıdır.
Ertesi gün işe başladığınızda, işte ve evde işlerin birikmiş olacağı bir gerçek olabilir. Bazı kişiler bunu düşünerek dönüş stresine, tatilin son günlerinde girmeye başlar. Dönüşte işlerin biriktiği kaygısı ile ilk gün tümünü bitirmeye çalışmak sıkıntıyı arttırır. Dönüşte biriken işleri bölmek, planlamak tatil dönüşünün kaygısını azaltacaktır. Tatil süresince değişen uyku düzeniniz sorun çıkarabileceğinden, tatilin etkisini sürdürmenin yolu uykunuzu almak olmalıdır. Tatiller sadece uyku düzeninin değil, yemek yeme düzeninin de değiştiği zamanlardır. O nedenle dönüşte biraz diyet yapmak isteyebilirsiniz. Ama zaten dönüşün getirdiği kaygıya diyet stresini eklemek sorunu büyütür. Bu nedenle kendinize zaman tanımanız gerekir.
Bazı kişiler tatilde de çalışmayı sürdürürler. Tatil sırasında devamlı çalışmaları, ellerinde bilgisayarları ya da cep telefonları ile gezerek stres içinde tatil yapmaya çalışmaları, diğer insanların tatilini de etkiler. Tatilde çalışanların dönüşte hissettikleri stres, tatil dönüşü sendromundan çok, tatil eksikliği sendromu olacaktır. Her şeye rağmen tatil, alınan bir moladır. İyi planlanmış ve geçirilmiş tatil sonrası, tatil sonrası sendromu geçirseniz bile merak etmeyin, kısa sürede geçecektir.

Facebooktwitterlinkedin
Facebooktwitterrssyoutubeinstagram