Author Archives: sadmin

İŞ SİZİ TÜKETMESİN: TÜKENMİŞLİK SENDROMU

Hep çalışmanın erdeminden bahsedilir. İş bulmak, hele de sevdiğiniz, üstelik geçiminizi sağlayabilen bir işiniz varsa tükenmekten bahsetmek mümkün mü? Yapılan çalışmalar, işiniz ne olursa olsun tükenmişlik sendromu ile karşılaşmanın çalışanlar arasında sık rastlanan bir sorun olduğunu göstermektedir.

Yaptığınız iş yüküyle bağlantılı olmayan bir şekilde kendinizi fiziksel ve/veya zihinsel olarak yorgun hissetmeye başladıysanız, işe gitmek için motivasyonunuz gittikçe azalıyorsa, yaptıklarınız o kadar önemli gelmiyor hatta hayal kırıklığı yaşadığınızı düşünüyorsanız, hatalarınız artmaya başlamışsa tükenmişlik sendromu konusunu düşünmeniz gerekir. Çünkü bu sendrom, iş kaybından ciddi sağlık sorunlarına ulaşan ciddi sonuçlara neden olabilmektedir. Her iş kolunda ve düzeyde görülebilmekle birlikte, bazı işlerde ve iş yerlerinde çalışanlarda daha fazla ve sık görülmektedir.

TÜKENMİŞLİK SENDROMU NASIL ANLAŞILIR?

İşe başlarken herkesin beklentileri, arzuları ve yapmak istediği şeyler için gerçek bir enerjisi vardır. Bu dönemde hedeflerine ulaşmak için var gücü ile çalışır. Bir süre sonra karşılaştığı bazı güçlükler, yaptığı işe ilişkin hayal kırıklıkları, beklediği sonuçlara ulaşamama gibi nedenlerle istek ve umutlarında azalma başlar. Duygusal varlığını tam doyuramayan kişi, sorgulamaya başlar. Bu süreçte kişiler farklı tepkiler verirler. Bazı insanlar farklı arayışlara girerek iş değiştirme yoluna gidebilir. Bazıları ise sistemle mücadele ederek, sistemi ve insanları değiştirmeye çalışır. Bu değiştirme çabası kimi zaman başarısızlık, engellenme ve umutsuzluk duygularına neden olabilir. Kimi zamansa sisteme uyum sağlamaya çalışıp, mutsuz bir şekilde işi sürdürmeye çalışma, kendini tamamen mücadeleden çekme ve tükenme belirtileri oluşur. Yaptığı işe, çalıştığı insanlara karşı duyarsızlaşır. Kişisel olarak kendini yetersiz görmeye başlar. Başarı duygusunun azalması, duygusal tükenmeyi arttırır.

Tükenmişlik sendromu kendini birçok alanda, değişik bulgularla gösterir. Baş ağrısı, mide ağrısı, kilo kaybı, nefes zorluğu, sürekli yorgunluk yanı sıra değişik bedensel yakınmalar, fiziksel belirtiler olarak karşımıza çıkar. Psikolojik belirtiler ise sabırsızlık, eleştiriye tahammülsüzlük, karar vermede güçlük, benlik saygısında azalma, anlamsızlık hissi gibi bulguların yanı sıra daha ciddi sorunlar ortaya çıkabilir. Kaygı ve depresyon tükenmişlik sendromu sonrası oluşabilir. Alkol ve madde kullanımı tükenmişlik sendromu ile bağlantılı artan sorunlardandır. İşe gidebilmek için içilen aşırı kahveler, gece uyuyabilmek için alınan uyku ilaçları ile sağlıksız bir tablo ortaya çıkar.

Tükenmişlik sendromu ile birlikte işe geç gelme, işleri erteleme, izinsiz işe gelmeme ya da sık hastalık izni alma, işle çok ilgilenmeme yanı sıra iş arkadaşları ile ilişkilerde bozulma tükenmişlik sendromunun davranışlara yansımasıdır. Aynı zamanda ilişkilerdeki bozulma, özel ilişkilerde de görülür. Hem özel yaşamda hem iş yaşamında insanlarla olan çatışmalar artar.

 BİREYSEL Mİ? KURUMSAL MI?

Tükenmişlik sendromu kişilik özellikleri ile bağlantılıdır. İşe yeni başladığında çok daha heyecanlı ve istekli olan kişilerde daha fazla görüldüğü söylenmektedir. Kendi iş sınırlarını belirleyemeyen, verilen her işin üstesinden gelmeye kalkan kişilerin tükenmesi daha çabuk olmaktadır. Fazla sorumluluk ve hepsinin üstesinden gelmek için aşırı çalışma, tükenmişliğe zemin hazırlar. Yetersizlik duygusu arttıkça tükenmişlik artar. Tükenmişlik sendromu yaşayanlar genellikle beklentileri yüksek olan kişilerdir. Hem kendilerinden hem de yaşamdan beklentileri çoktur. Bir yandan kendi beklentilerini gerçekleştirmeye, diğer yandan başkalarının beklentilerini karşılamaya çalışırlar. Bu beklentileri karşılayamadıkları zaman kolay moral bozukluğu yaşar ve kendilerini kolayca suçlarlar. İş yaşamı ile birlikte aile yaşamında ve sosyal yaşamda eş zamanlı çıkan sorunlar, tükenmişlik sendromunun görülmesini arttırır ve süreci hızlandırır.

NE YAPMAK GEREKİR?

Öncelikle alınması gereken bireysel tedbirler vardır. Kendinize zaman ayırmak, dinlenmek için daha çok çaba göstermek önemlidir. Müzik dinlemek, kitap okumak, film seyretmek için zamanı planlamak, spor yapmak, yürüyüşlere çıkmak rahatlatıcı olur. Arkadaşlar ve aile ile paylaşılan zamanlar tedavi edicidir. İş dışında hobiler edinmek ve sürdürmek, yaşamı zenginleştirir. İş dışında işle ilişkili bağlantılardan uzaklaşmak, iş konuşmalarından, elektronik postalardan, telefon görüşmelerinden olabildiğince kaçınmak, tükenmişlikle aranıza sınır koyacaktır. Uyku düzeni çok önemlidir. Yeterli ve düzenli uyku, verimliliği arttırır. İş içinde bir düzen kurmak, planlama yapmak, iş yükünüzü ve sorumluluklarınızı gözden geçirmek gerekir. Eğer kaygı ve depresyon bulguları varsa kendi başınıza ya da arkadaşlarınızla çözeceğiniz bir sorun olmaktan çıkmış demektir. Profesyonel yardım almaktan çekinmeyin ve bir psikiyatriste başvurun. Kendinizle ilgili durumları gözden geçirdikten sonra iş yerine ilişkin durumları da değerlendirmek gerekir. Çünkü tükenmişliğin nedeni çalışılan koşullar olabilir. Tükenmişliği sağlayan bu koşulların işveren ve insan kaynakları ile görüşülmesi, çalışma koşulları, çalışma süreleri, iş yükü gibi nedenlerin değerlendirilmesi gerekir. Eğer iş yeri, bu tür değişiklikleri yaparak çalışanlarını tükenmişlik sendromundan koruma konusunda isteksizse, belki de kendinizi tüketmek yerine iş yerini değiştirme zamanı gelmiştir.

Facebooktwitterlinkedin
Facebooktwitterrssyoutubeinstagram

MARKA PSİKOLOJİSİ

Marka psikolojisi dediğimiz şey aslında markaya karşı oluşan bizim psikolojimizdir. Bu gerçeği fark ederek yapılan sunumlar aklımıza kazınırlar.  Marka, tüketicinin, ürün ya da hizmeti sağlayan ile ilgili tüm duyusal deneyimlerinin toplamını barındırır. Bu deneyim tümüyle duyusal bir deneyimdir. Bu nedenle bir marka yaratmak istiyorsanız, duyuların nasıl çalıştığını, işlevlerini ve nasıl yönetileceğini öğrenmeniz gerekir. Bu, markanın içeriğinin, logosunun, renklerinin ve tanıtımının önemsiz olduğu anlamına gelmez. Tam tersine hepsi birlikte, tek tek oluşturdukları etkiden daha farklı ve daha büyük bir etkiye sahiptir.

İnsan Zihnini Tanıyalım

Beynimizin gün içerisinde algıladığı şeylerin çok büyük bir çoğunluğu, bilinç seviyesinin altında gelişir. Yani o an düşündüğümüz şeyi nasıl düşündüğümüzü fark etmez, gün içerisinde beynimize ulaşan milyonlarca sesin, görüntünün, kokunun, temasın ayırdına varmayız. Algıladığımız her şey, biz farkına varsak da varmasak da beynimizde kendine ilişkin bölgeye yerleşir. Beyin içerisinde her biri farklı işlevler görmesine karşın, birbirleri ile bir orkestra uyumu içinde çalışan, değişik bölümlerden oluşmuş bir yapıdır. Dış görünümü itibari ile iki hemisferden (yarı küre) oluşuyor olması, özellikle son yıllarda sağ ve sol beyin ayrımları ile her iki yarı kürenin farklı işlevlerden sorumlu olduğu söylemleri artmıştır. Oysa iki yarı küre birbiri ile bağlantılıdır ve içlerinde lob alanları mevcuttur. Frontal (alın bölgesi) planlama, karar verme, hatırlama, soyut düşünme gibi işlevlerden sorumluyken; Temporal (şakaklar bölgesi) dil ve hafıza işlevlerini yürütür. Oksipital (arka bölge) ve Parietal (yan bölgeler) duyu ve görsel algıdan sorumludur.

Sol ve sağ yarım kürelerin hangisinin daha etkin olduğuna göre, kişinin bazı davranışları belirlenir. Ancak her iki yarı küre birbiri ile bağlıdır ve bir kişide sadece birinin baskın olması şart değildir. Ayrıca davranışlarımızı ve eğilimlerimizi belirleyen başka birçok etkenin de olduğu unutulmamalıdır. Sol yarım küre iletişime ilişkin dil, sözel bellek ve dizilimleri çözümleme, yazı yazma gibi üst düzey sözel işlevlerde etkin olurken; sağ yarım küre yüz tanıma, mekansal kurulum, sözel olmayan imgeler ve duygulanımla ilişkili (emosyonel) işlevlerde özelleşmiştir. Duygular söz konusu olduğu zaman, beynin limbik sisteminin içinde yer alan amigdala (şekli nedeni ile Latince badem) öne çıkar. Hem bir duygunun bizde yarattığı fiziksel tepkinin yönetiminde hem de duygusal anıların depolanmasında çok önemli bir işlevi vardır. Bizi duyduklarımıza göre harekete geçirmeye, davranmaya iter. Onun bu etkisi beyin tarafından bir süzgeçten geçirilse de bazı durumlarda süzme işlemi etkisiz kalır ve biz harekete geçeriz. “Hemen al ve kazan” sloganlarının itici etkisi tam bundandır.

Beynin yapısı ve işleyişi hakkındaki bu bilgiler bize, duygusal süreçlerin, mantıksal süreçlere göre daha hızlı işlediğini göstermektedir. Kısaca verdiğimiz tepkiler öncelikle duygularımızın yönetimindedir. O zaman bir marka, bir ürün öncelikle duygulara hitap etmelidir. Ancak kalite, fiyat ve güvenlik gibi mantıksal süreçler bu duygusal süreçleri güçlendirir.  Duygusal sistem öylesine güçlüdür ki, düşüncenin hatalı olması ya da olmaması hiç fark etmez, ortaya mutlaka bir duygu çıkar. Düşüncenin hatalı olduğu bilinmesine karşın, ortaya çıkan anlamsız korkular (fobiler) bunun en iyi örnekleridir. Dolayısıyla markanın olumlu duyguya odaklanması, düşüncenin içeriğine takılmasından çok daha öncelikli bir yer tutar.

Duygusal sistemde amigdalanın etkisi, geçmişe ilişkin duygusal hafızanın bugünkü tepkilerde önemli bir payı olduğunu söyler. Güçlü bir marka olmak için, amigdalada kendinize önemli bir yer açmanız gerekir. Bunu başarmanın yolu, olumlu duyguları hafızada yer edecek şekilde kişinin deneyimleyebilmesini sağlamaktır. Belirgin ve detaylı izler bırakan deneyimler, parça parça ve karmaşık olanlardan daha hızlı tepki oluştururlar. Ne kadar güçlü ve keskin bir duygusal anı varsa, mantık da onu o kadar kuvvetli destekler. Burada markanın dikkat etmesi gereken şey, olumlu ve güçlü bir deneyim yaşatırken, olumsuzdan bu ölçüde uzaklaşabilmeyi başarmasıdır. Olumsuz güçlü deneyimlerin izleri kolay kolay silinmez.

Kişilerin acil ihtiyaçlarına yönelen ürünlerde, “aradığınız şey burada” mesajını frontal lobun vermesini kolaylaştıracak etkin eylemlere ve imajlara reklamcıların vurgu yapması, markayı diğerlerinden bir adım öne çıkaracaktır. Marka; duygu, algı, inovasyon ve iletişim üzerine kurulur. Duygu yoksa marka da yoktur. Duygunun olmadığı yerde yalnızca bir üründen bahsedilebilir. Algıyı; görüntü, ses, koku, tat ve dokunuş oluşturur. İnovasyon markayı canlı tutar, zihinde tazeler. İletişim de onun hem bireye hem kitleye ulaşabilmesini sağlar.

Walter London, “ürünlerin fabrikalarda, markalarınsa zihinlerde üretildiğini” söyler. İnsan önce satın alır. Sonra neden diğerini değil de bunu satın aldığına ilişkin mantıksal gerekçeler bulmaya başlar ve kendisini yaptığının doğruluğuna ikna eder. Özellikle de insan eğer bir şeyi, hiç ihtiyacı yokken üstelik de çok pahalı olmasına rağmen almış ve kendisini maddi anlamda zor durumda bırakmışsa; daha güçlü bir şekilde kendini ikna edecek sebepler aramaya başlar. Psikolojide bu durum bilişsel uyumsuzluk teorisi ile açıklanır. Festinger, insanların özsaygılarını onarabilmek için düşünceleri ile duyguları arasındaki çatışmayı, ortadan kaldırmaya yönelik bir güdülenim içerisinde olduklarını ve bunu, gerekirse kendilerine bile yalan söyleyerek, tutum değiştirerek gerçekleştirdiklerini göstermiştir. Dolayısıyla pazarlamayı müşterinin düşüncelerini etkilemek üzerine kurmak büyük hatadır. Pazarlama düşünce üzerine değil, duygu üzerine kurulmalıdır; çünkü bütün marka odaklı alımlar mantıklı değil duygusaldır. Duygusal alım, mantığını kendi içerisinde yaratacaktır.

 

Facebooktwitterlinkedin
Facebooktwitterrssyoutubeinstagram

ÇALIŞAN ANNE VE BABALAR

Değişen yaşam koşulları birçok kolaylığın yanı sıra yeni sorunları getirdi. Rekabet ortamı, teknolojinin ilerlemesi, her anlamda artan hız, kariyer yapmak isteyenlerin daha çok çalışmasına, iş alanında daha çok zaman harcamasına neden oluyor. Bu durumdan en çok etkilenen ise aile hayatı gibi görünmektedir. Evliliklerde artan sorunlar, çocukların anne ya da babaları tarafından yeterince sağlıklı büyütülemediği endişeleri, iş ve aile arasında çatışma olarak algılanıyor.

Gerçekten iş alanında başarı, aile yaşamında başarısızlığa neden olur mu? Bir yandan, aile yaşamı sağlıklı olan kişilerin iş yerinde daha başarılı oldukları görüşü savunulurken bu büyük bir çelişki gibi durmaktadır. Bu çelişkinin yanıtı, zamanlama, planlama ve dengedir. ‘İşiyle evli olmak’ tabiri daha çok sağlıklı bir özel yaşam kuramamış ve doyumu sadece işte bulmaya çalışanlar için kullanılmaktadır. Oysa insanın sağlıklı olmasının tanımı, bedensel, ruhsal ve sosyal anlamda sağlıklı olmayı kapsar. Birinin eksikliği ya da bozukluğu sağlıksızlık göstergesidir.

Kariyer yapmak ile aile, çocuk arasında seçim zorunluluğu genellikle kadın çalışanlar için gündemde tutulmaktadır. Bunun nedeni çocuk bakımı ve gelişimi için tek önemli kişinin anne olarak görülmesidir. Oysa bireysel bağlantı olan emzirme dışında, çocuk ve babanın ilişkisi de gelişimin temel taşlarındandır. Ayrıca yenidoğan döneminden başlayarak adeta birer ayna olan çocuklar, anne ve babalarında olan her şeyi yansıtırlar. Bu nedenle sağlıklı bir baba, anneyi mutlu eden bir baba şarttır. Mutsuz, kendini yalnız bırakılmış, sevilmeyen hisseden bir annenin ve babanın çocuğu aynı duygularla büyür.

Annelerin bu denli ön planda olması anneye ek yükler getirmektedir. Öncelikle gelişimin ilk dönemlerinde bebeğin anneye olan ihtiyacı anneyi bir seçim yapmaya zorlar. Evi seçen anne ilk zamanlar bebekle mutlu olsa da, bebek büyüdükçe başka bir ikilem yaşamaya başlar. Ya bağımsızlığını kazanan bebeğin ardından yalnız ve kendini işe yaramaz hisseden bir anne, ya da bunun yerine bebeğine bir türlü bağımsızlığını vermeyen, ona adeta yapışan olan bebeğe bakacak bir aile büyüğü bulmak ve anneliği anneanne ya da babaanneye kaptırmak. Ayrıca bebeğini evde bıraktığı, onun yanında olamadığı için o zamana değin öğretilenler doğrultusundaki suçluluk duygusu, çevresi, özellikle de büyükler tarafından abartılarak körüklenmektedir.

Bu çıkmazlar içindeki çalışan anne kendince yeni çözümler üretmekte ve bu çözümleri akla uydurmakta, kendini ikna etmeye çalışmaktadır. Bunlardan biri, uygunsa çocuğu işe taşımak, gece gezmelerinde kısaca her yerde onu da almaktır. Oysa bunların çoğu çocuklar için konforlu ve doğru olmamaktadır. Bir başka söylem ‘kaliteli zaman’dır. Kaliteli zaman gerçekte çocuğun ihtiyacı olan zamanı, onun zevk alacağı ve gelişeceği aktivitelerle birlikte paylaşmaktır. Alışveriş yapmak, devamlı gezdirmek, her istediğini yapmak değildir.

Çocuklar bencildir. Bu çocukluk dönemine ilişkin bir özelliktir. Bu nedenle isteklerinin olmasını, hemen olmasını isterler. Onları dengelemek, sınırları koymak erişkinlerin görevidir. Erişkinlerin bu konudaki zayıflıklarını fark ettiklerinde ise sınırları zorlarlar. Evet, çocukların annelerine ihityaçları var. Ama bu süre en azından birçok açıdan tüm ömrü kapsamıyor. Onunla olunan zamanları gerçekten ona ayırmak, kendi başarması gerekenleri onun yerine yapmak yerine öğretmek ve cesaretlendirmek, onu dinlemek, oynamak yetereli. Bunu yapmak için tüm gün ve gece gerekmez. Zamanı iyi planlayan bir anne bunu başarabilir. Yapamayan anne ise çalışmasa da yapamaz.

Zaman doğru planlanabilen ve kullanılabilen bir kavramdır. Öncelikleri saptamak, gerekli olan süreleri ayarlamak, iş kadar aile ve çocuk gelişimi konusunda da bilgi sahibi olmak sorunun çözümünü kolaylaştırır. Bunları yapmak için bir karar vermemiz gerekir. Çok başarılı, kendine güvenli, kimseye ihtiyaç duymayan ama aynı oranda yalnız bir insan mı olmak istiyoruz? Yoksa tercihimizi çok başarılı, başarısını ailesiyle paylaşan, ilerde yaptığı işler kadar yetiştirdiği çocukların sağlıklı, başarılı olmasıyla da ses getiren bir kişi mi? Bu durumda mutlu bir evlilik ve bu mutluluğun bize getirdiği tüm olumlu ruhsal gelişimler unutulmamalıdır. Yani aslında iş, aile ve çocuk arasındaki dengeyi kurarak başarılı olmak, bencilce kendimize yaptığımız ve cömertçe geri dönüşümü olan bir yatırımdır.

 

Facebooktwitterlinkedin
Facebooktwitterrssyoutubeinstagram

EKONOMİK KRİZ DÖNEMLERİNDE PSİKOLOJİMİZE NE OLUYOR?

Ekomik kriz bazen bir kişiyi, aileyi ya da kurumu ilgilendirirken, bazen tüm bir ülkenin ortak sorunu haline gelir. Kimi zaman kriz tüm dünyanın sorunudur. Her türlü felakette insanlar başkalarına neler olduğunu düşünür ve endişelenirse de, sonunda en çok kendisini ve yakın çeversinin nasıl etkileneceğine odaklanır. Etkileyecek mi? Neler yaşayacağız? Geleceğimiz nasıl olacak?

Ekonomi psikoloji etkiler. Öte yandan psikolojilerimizin nasıl olduğu da krizi etkler.Ekonomik krizlerde oluşan panik havasının insanları, kurumları ve ülkeleri  yanlışlar yapmaya ve krizin etkisinin artmasına neden olduğu bir gerçektir. Haberlerin aktarılış şekli, bilgi veren uzmanların söyledikleri, dedikodular insanları umutsuzluğa düşürebilir. Umutsuzluğa düşen insanlar, kurumlar ve ülkeler krizle başetmede zorlanır. Bu nedenle krizin, ülkenin durumunun ve en son olarak da bireysel  durumumuzun doğru ve gerçekçi değerlendirilmesi önemlidir. Kriz dönemlerinde depreyon, kaygı ve somatizasyon bozuklukları artar. Ama bu herkesin ruh sağlığı bozulacak ve yardım gerekecek demek değildir.

KRİZ EN ÇOK KİMİ ETKİLER?

Kendimizi güvende hissetme ihtiyacı en temel ihtiyaçlarımızdan biridir. Kriz dönemlerinde bazı aileler daha çok etkilenmektedir. Zaten sorunları, çatışmaları, sıkıntıları olan aileler krizden daha çok etkilenir. Bu tür ailelerde yıkımlar, ayrılıklar daha fazla görülür.  Krizin en başında ve hazırlıksız olarak  etkilenenler, en fazla sorun görülen kişilerdir. İş kaybı, toplum içinde yer kaybı, yaşam şartlarındaki olumsuz değişimler sorunların oluşumunu etkiler. Çağımız daha çok kazanma, daha çok tüketme ve kazanıp tükettiğin oranda değer görme çağıdır. Bu sırada yarış dışı kalmak, ister sizin hatalarınız sonu olsun, isterse sizinle bireysel ilgili olmayan bir nedenle olsun sizi etkileyecekdir. Kriz dönemlerinde, kişinin kendine olan güvenini kaybetmesi ile başlayan ve geleceğe ilişkin umutların yitimi ile devam eden süreç değişim getirir. Alkol tüketiminde artma, kumar oynama ve depresyonla birlikte intiharlar artar.

MÜCADELEDE ÜSTÜN OLANLAR VE ÇOCUKLAR

Hem birey hem de aile olarak krizle iyi mücadele edenlerin belli ortak özellikleri vardır. Ekonomik kriz herkesin yaşamında iş kaybı, yaşam şartlarında olumsuz değişimler, toplum içinde etkinlikte düşüş gibi nedenlerle mutsuzluk nedenidir. Ama yardım alabilenler, destekleri olanlar ve yaşam değişikliklerine daha kolay uyum sağlayanlar krizle başa çıkmada daha beceriklidirler. Özellikle geleceğe ilişkin umudu koruyabilenler ve beklentilerini biçimlendirebilenler krizle mücadelede güçlü olanlardır.

Ailesel destekleri olan kişilerin ve ailelerin kriz dönemlerini  daha kolay atlattıkları bir gerçektir. Maddi durumu bozulan ailenin bu destekle umudunu kaybetmemesi ve toparlanmak için zaman kazanması kolay olur. Maddi destek yanı sıra manevi olarak yakınlarının yanında olduğunu bilmek, kişiyi ve aileyi toplumsal kayıplardan ve olumsuzluklardan korur. Çocukların krizden nasıl etkilenecekleri, aile büyüklerinin tutumları ile bağlantılıdır. Kriz öncesi çocuğa tutum, aile içinde verilen değerler ve öğretiler etkilenme düzeyini değiştirir. Çocuğun daha önce yaşam koşullarından, paranın değerinden, aile sorunlarından uzak tutulmuş olması, yeni duruma uyumunu zorlaştıracaktır. Çocuklar yaşlarıyla uyumsuz şekilde sorunlara boğulmamalı ama aile ve ülke sorunlarından da tamamen uzak tutulmamalıdır. Aile krizi sadece ebeveyn çatışması değildir. Ebeveynler genellikle kriz durumlarını, çocuklarını korumak için saklamaya çalışırlar. Kendi duygularını ise paylaşmayarak, herşey yolundaymış gibi davrandıklarını düşünürler. Oysa ailenin fark ettirmediğini sandığı sıkıntı, çocukları etkiler. Özellikle ergenler, bu durumdan hiç etkilenmemiş, umursamıyormuş gibi  davranabilir. Ergen her zaman kaygı ve üzüntsünü dile getirmez. Eğer okulda başarısında ve ilişkileride değişim varsa bu durumla baş edemiyor demektir. Belirsizlik çok daha büyük sorunlara yol açar. Bu nedenle evde oluşan sorunlar, ebeveynlere ilişkin problemler ergenle, uygun bir şekilde paylaşılmalıdır. Ergen sorunun çözümünde ve başa çıkılmasında ailesini yanında olmakla rahatlayacaktır.

Ne yapılmalı?

Ne yapmamız gerekiyor? Öncelikle kaygılarla akılcı başetmek gerekir. Ekonominin  devamı için çalışmak, kazanmak ve harcamak şartı vardır. Bu nedenle harcamaları tamamen kesmek değil, planlamak, tüketim alışkanlıklarını değiştirmek, bunu aile için uygulamak gerekebilir. Kendimizi kontrol ettiğimiz ve yeni durumlara uyum sağlamayı başardığımız  sürece sorun olmayacaktır. Geleceğe ilişkin umutları kaybetmemek ve gerçekçi sınırlamalara, gerçekçi beklentileri eklemek ekonomik krizi olmasa da, bireylerin krizlerini azaltacaktır. Genel kriz psikolojisinin ekonomi ve toplumsal barış üzerindeki etkisini kontrol etmek ise yöneticilere ve  uzmanlara düşmektedir.

Facebooktwitterlinkedin
Facebooktwitterrssyoutubeinstagram

30 MART DÜNYA BİPOLAR GÜNÜ

Günü gününe uymaz hiç birimizin. Birgün aşırı neşeliyken, ertesi gün karanlık bir kuyunun dibinde hissedebiliriz kendimizi. Ama genellikle bir nedenimiz vardır neşemizi alıp götüren, bizi oralardan alıp kuyuların dibine, karanlıklara çeken. Yinede bu ani değişiklikler çok olmaz. Oysa bazı insanların yaşamının büyük bir bölümünde depresyon hakimdir, bir bölümünde ise gittikçe artan, dizginlenemeyen bir neşe, bir enerji bazen de bir öfke olur. İşte herşeyin artmış olduğu dönemlere manik dönemler, hastalık dönemlerinin bir kısmını depresyonda , bir kısmını ise manide geçirmeye de bipolar bozukluk ya da eski adıyla manik depresif psikoz deriz. Duyguların elem ve kederden neşeye doğru değişimi olmadığı zamanlarda herşey normaldir. Bazen depresif dönemleri atlayarak, aralıklı manik dönemler yaşanır ki genellikle yaşayan yaşadığı sürede mutlu, çevresindekiler ise şaşkın ve çaresizdir, tıpkı manik dönem bittikten sonra hastanın hissettiği  gibi. Bazen maniden depresyona, depresyondan maniye geçişler o denli hızlı olurki herkes için dayanılmaz olabilir.

Bulgular ortalama 20 yaşda başlar. Ama daha erken ve daha geçte başlayabilir. Geç yaşlarda başlamanın daha az olmasına karşın, çocukluk, özellikle de ergenlik döneminde başlama azımsanmayacak sayılardadır. Ailesinde bipolar bozukluk olanlarda görülme riski daha fazladır.Riski arttıran nedenlerden biri ayrı yaşanma ve boşanmadır. Ekonomik ve sosyal durum farkı bulunamazken, hastalık cinsiyetler arası farkda göstermemektedir. Erkeklerde daha çok manik, kadınlarda ise daha çok depresif nöbetlerle başlama gözlenir.Eğer erken başlamışsa, aile öyküsü varsa hastalık daha ağır geçer.

Genellikle manik dönem başladığında herkes şaşırır. Çok iyi tanıdıklarını sandıkları yakınlarında garip değişiklikler olamaya başalamıştır. Yüksek ses tonuyla, aşırı hızlı, el kol hareketleri yaparak konuşan biri vardır. Üstelik düşünce hızı arttığından konuşmaları adeta bir laf salatasına dönmüş, konudan konuya atlamaya başlamıştır.Araya konuştuğunuz konu dışında bir sürü şey girer ve hastayı sık sık uyarmanız gerekir.Kendini her anlamda büyük ve erişilmez görmeye başlar.Çok güçlüdür,herşeyi başarabilecek gücü vardır, dünyayı yönetiyordur, müthiş buluşların sahibidir. Bu denli önemli birinin doğal olarak düşmanları olacaktır ve ona zarar vermeye çalışacaklardır.Aynı zamanda kıskananlar olacak ve kendi aralarında onun hakkında konuşacaklardır. Bazen şizofrenide olduğu gibi ses duymalar ve yanlış algılamalar olabilir. İşe yönelik dikkatinde aşırı derecede azalma olmasına karşın kendiliğinden olan dikkat o denli artmıştır. Yani çevredeki en küçük uyaran dikkatini çeker. Duygular genelde neşelidir. Bulaşıcı ve aşırı bir neşe gösterir manik hastalar. Devamlı espiriler yapan, şiirler, şarkılar, marşlar okur. Aşırı derecede renkli, abartılı giyinme, konumlarına uymayan hareketlerde bulunma çevreyi şaşkına çevirir. Aşırı para harcaması, çarşıya çıkıp gerekli gereksiz bir sürü şey alması, elinde aynı anda 50 çift ayakkabıyla dönmesi, hiç tanımadığı birilerine paralarını, hatta evini bağışlaması yakınlarını çaresiz bırakabilir. Kimi zaman uygunsuz ve gelişigüzel kurulan ilişkiler, baştan çıkarıcı cinsel davranışlar, eğlence yaşamına, alkole, madde kullanımına başlama  yakınları için, çaresizliğin yanı sıra öfke ve korku da yaratır. Aşırılıklara adeta beden de katılmış, iştah, cinsel istek artmış, uyku ihtiyacı azalmıştır. Bir kısım manik hastada neşe yerine gergin, öfkeli bir duygu olabilir. En ufak bir engellenmede saldırgan davranan, en sevdikleri kişilere bile zarar verici davranışlar gösteren kişiler de manik nöbette olabilirler. Bazen mani bulguları yavaş yavaş artar ya da hiç bu düzeylere gelmeden haif geçer. O zaman “hipomani” den bahsedilir. Hipomanik dönem mani kadar rahatsız edici olmadığından, hatta bazen enerjisini artmış hissettirdiğinden benimsenen ve tedavi olunmak istenmeyen bir dönemdir. Oysa yakınlar bu durumu fark ettiklerinde tedbir alsalar ve tedavi başlasa hem daha kolay, hem de daha az rahatsız edici olur.

Manik nöbetleri izleyen depresyon dönemleri klasik depresyon bulgularını gösterir. Aynı hasta birden içine kapanır, iştah kesilir, kederli, elemli hale gelir. Hele manik dönemde kendine ve çevresine zarar verici davranışları olmuşsa, borçlanmış, mal varlığını bağışlamış, kontrolsüz cinsel ilişkilere girmişse nöbet bittiğinde bunları algılamış olamk depresyonun artması için iyi nedenlerdir.

Manik dönemde,hasta olduklarını düşünmediklerinden, depresif dönemde ise güçleri olamdığından tedaviye gitmezler. Genellikle çevreleri tarafından getirilirler. Manik dönemde hastaneye veya doktora götürmek çok zor olabilir. Tepkiseldirler ve gitmek istemezler. Bazen kendine zarar vermesini engellemek için hastaneye yatırmak gerekir. İntihar riski olabileceği de akılda tutulmalıdır. Dönemleri tedavisi mutlaka ilaçlarla yapılır. Terapi ile ya da kendi kedine geçmesini beklemek yanlış olur. En önemlisi manik ya da depresif dönem geçtikten sonra hastanın yeniden nöbet geçirmesini engellemek yani korumak için kullanılan bazı ilaçlar vardır. Böylece hasta bu iniş çıkışları yaşamadan, sağlıklı olarak yaşamını sürdürebilir.

Neşeli olamak, kendini güçlü hissetmek güzel duygular. Hatta bazen giyim ve davranışların toplumsal normlara uymaması da olabilir. Unutulmaması gereken bunlar hastalık boyutunda olduğunda, manik bozukluğa döndüğünde zarar vericidir ve tedavi edilmelidir. Ayrıca tedavi edilebilir bir sorun olduğunu, kişinin tedavi ile normal yaşamını sürdürdüğünü unutmayarak kişileri damgalamaktan, sosyal olarak yalnız bırakmaktan kaçınmak gerek. Çünkü başkalarının sorunları ile onları damgalamanın, sorunların isimlerini hakaret olarak kullanmanın tedavisi malesef yok.

 

Facebooktwitterlinkedin
Facebooktwitterrssyoutubeinstagram

ÇOCUKLUK DÖNEMİNDE YAPILAN EVLİLİKLERİN YARATTIĞI PSİKO-SOSYAL SORUNLAR

18 yaş altında yapılan evlilikler “Çocuk evliliği” olarak tanımlanmaktadır. UNICEF Erken/ Çocuk Evliliklerini fiziksel, fizyolojik ve psikolojik anlamda sorumlulukların gelişmesinden önce gerçekleştirilen tüm evlilikler olarak tanımlamaktadır.
Yaygın olarak kız çocuklarının kendilerinden büyük erkeklerle zorla eviliği söz konusu olduğundan “çocuk gelin” tanımlaması yapılmışdır. Ancak bir çok erkek çocuk da 18 yaş altında evlenmek zorunda kalmaktadır. Bu evliliklerin çoğu yasal evlilikler değildir. Hemen tamamı ilk önce dini nikah aracılığı ile gerçekleşmekte ve sonra bazıları resmileştirilmektedir. Ayrıca ev içi şiddet, cinsel istismar, aşırı baskı, ekonomik zorluklar ve çocuğun kişisel patolojileri nedeni ile 18 yaş altında kendi isteği ile evlenen çocuk ve gençler vardır. “Kendi istekleri” adı altında olmakla birlikte bu grup da erken evliliğin getireceği sosyal ve psikolojik sorunları benzer şekilde yaşamaktadır.

Çocukluk dönemi evlilikleri, önemli ve sürekli bir travmadır. Erken yaşda evlilik çocukların eğitim yaşamından kopması ile başlayan bir çok sosyal sorunun yanı sıra bedensel ve psikolojik problemlere yol açar. Temel olarak çocuk evliliklerinin yarattığı psiko-sosyal sonuçlar şu başlıklar altında toplanabilir:

1. Kimlik gelişiminde sorunlar
2. Bilişsel/ psikolojik gelişim sorunları
3. Akran/ eş/ aile ilişki sorunları
4. Ergen annelerin riskli davranışları
5. Çocuk/ ebeveyn ilişki sorunları

Ergenlikten yetişkinliğe geçiş sürecinde formal eğitim önemli bir rol oynar. Bundan mahrum kalan bireylerde bu geçişte problemler ortaya çıkmaktadır. Evlilik, okul çağında bir çocuğu kaç yaşında olursa olsun bir “yetişkin” rolüne sokmaktadır. Ergenlik, çocukların sosyal becerileri edinmenin yanında, kimlik oluşumunun gerçekleştiği bir dönemdir ve bu dönemden önce ve bu dönem süresince çocukların evlendirilmesi sağlıklı kimlik oluşumunu engelleyebilecek önemli bir risk faktörü olarak karşımıza çıkmaktadır. Hamile kalan ergen kızlar ayrıca kendi kimlikleri ve gelişmekte olan çocuklarının kimliği arasındaki sınırları fark etme ve bu sınırlara saygı göstermede sorun yaşayabilir. ergen annenin bilişsel ve toplumsal gelişimi, normal gelişim basamakları engellendiği için (eğitim, çalışma, yakın ilişkiler, evlilik vb) sekteye uğrar. Evlilik ve çocuk yetiştirmeye odaklanma bazılarında ailevi kimliğin hissedilmesine ve benlik saygısında artmaya katkıda bulunabilir. Ancak bu değişiklikler geçicidir. Erken annelik ergende özerkliğin, yakın ilişkilerle yapılan deneylerin ve emosyonel büyümenin engellenmesine yol açar. Ayrıca, olgun ve erişkin bir bedenin kabullenilmesi de bozulabilir. Ayrıca, ergen kızların ebeveynlik hakkında gerçekçi olmayan beklentileri olduğu ve deneyimle bu beklentilerin değiştiği ve çatışmaların arttığı saptanmıştır.

ERKEN EVLİLİKTE PSİKOLOJİK SORUNLAR
Erken evlendirilen çocukların ruhsal sorunlarına ilişkin çalışma yok denilecek kadar azdır. Çalışmalar ergen gebeliklerine yönelik yapılmaktadır. Erken evlilik=Erken gebelik şeklinde kabul edilebilir. Ayrıca her çocuk evliliğinin aynı zamanda nitelikli çocuk cinsel istismarı olduğu düşünüldüğünde, cinsel istismara uğrayan çocuklarda yapılan çalışmalar bize ip ucu vermektedir. Cinsel istismara uğrayan çocuklarda ruhsal bozukluk görülme oranının % 60’ın üzerinde olduğu belirtilmektedir. Türkiye’de çocuk yaşta evlendirilmiş bir grup üzerinde yapılan çalışmada psikiyatrik bozukluk oranı%45,8 bulunmuş ve en çok MDB ve uyum bozukluğu geliştiği saptanmıştır(Soylu ve ark 2012).Ancak fiziksel ve duygusal şiddete/istismara maruz kaldığını bildiren olgularda ruhsal bozukluk oranı daha yüksek saptanmıştır. Bu olguların % 14,6’sı evlendirildiği kişi tarafından fiziksel şiddete/istismara, % 27,1’i ise duygusal şiddete/istismara uğradığını belirtmiştir. Son yaptığımız çalışmada bu oran %46.7 olarak saptanmıştır (Nasıroğlu ve Semerci 2017).

Psikiyatrik sorun görülme şiddetini etkileyen faktörler
• Çocuğun yaşının ne kadar küçük olduğu
• Evlendiği kişi ile arasındaki yaş farkı
• Evlenilen kişiye ilişkin özellikler (önceden tanıma, çalışıp çalışmadığı)
• Yaşam şekli (çekirdek aile-geniş aile)
• Fiziksel ve duygusal istismarın varlığı
• Gebelik durumu
• Önceden cinsel bilgilendirme olması

Çocukların, özellikle kız çocuklarının henüz biyo-psikososyal gelişimini tamamlamadan evlendirilmesi birçok sorunu beraberinde getirmektedir. Henüz gelişimlerini tamamlamadan bu çocuklara aile, ev, çocuk bakımı gibi sorumluluklar verilmektedir. Evlenen çocuk akranlarından soyutlanmakta, eğitimden mahrum kalmakta ve sonuç olarak kendini izole edilmiş, dışlanmış ve mutsuz hissetmektedir. Bunlar ciddi psikiyatrik sorunlara zemin hazırlar. Küçük yaşta evlendirilen kız çocuklarında depresif belirtiler on sekiz yaş üstü evlilere göre daha yaygın görülmektedir ve intihar düşüncelerinin10-17 yaş arasındaki evli çocuklarda evli olmayanlara göre daha yüksek olduğu görülmüştür. Okula devam edemeyen kız çocukları, ev dışındaki hayattan dışlanma, özgüven eksikliği, değersizlik hissi ve ekonomik hayata katılamama, yoksulluk gibi sonuçlar ile karşı karşıya kalır.

UNICEF’in yaptığı araştırma, çocuk gelinlerin evlilikleri ve kendi hayatları ile ilgili kararlarda daha az etkin olduklarını göstermektedir. Aile ve arkadaşlarını ziyaret edip edemeyeceği; bir iş sahibi olup olamayacağı; okula devam edip edemeyeceği; sağlık problemleri ve herhangi bir doğum kontrol yöntemi kullanıp kullanamayacakları ile ilgili son sözü evli oldukları erkek söylemektedir. Bu durum kız çocuklarının evliliklerindeki rollerinin etkin olmadığını göstermektedir. Çocuk yaşta evlenen kız çocukları diğer yaş gruplarındaki kadınlara göre fiziksel şiddete iki kat, cinsel şiddete ise üç kat daha fazla maruz kalmaktadırlar. Ayrıca bu bireyler uğradıkları fiziksel şiddetten dolayı eşlerini haklı görme olasılıklarının da daha yüksek olduğu görülmüştür.

ERKEN EVLİLİK ÇOCUKLARI
Erken evliliğin ardından gelen erken gebelik fiziksel olarak ciddi sorunlara yola açarken,diğer yandan henüz kendi gelişimini tamamlamamış çocuk için bir bebek sahibi olmak ve sorumluluk almak önemli psikolojik problemleri beraberinde getirir. Bu durum yeni doğan bebeğin ruhsal gelişimini de olumsuz etkiler. Ergen annelerin doğum öncesi ve sonrası takipleri çok daha az yapılmaktadır. doğurduğu bebeklerde; Düşük doğum ağırlığı, prematüre doğum ve doğumsal anomalilerin riski erişkin dönem göre çok artmıştır. Erken annelerin bebeklerinde ani bebek ölümü sendromu, kazalar, zehirlenmeler çok daha fazladır ve bebek ölümleri artmaktadır.

Anneliğe uyumda ergen için toplumsal destek ve sosyo-ekonomik durum önemlidir. Toplumsal desteklerin yeterliliği verimli duygu düzenlemeyi sağlar. Dolayısıyla ergen anneler bu yönde de sorun yaşar. Zaten ergenlik döneminde anneliğin kendisi toplumsallaşma ve akran desteği için gerekli pek çok görevi engellemektedir. Yapılan çalışmalar ergen annelerin bebeklerine daha az yanıt verdiklerini ve daha az yatıştırdıklarını göstermektedir. Ayrıca gelişim için gerçekçi beklentileri daha azdır ve cezalandırmayı bir terbiye yöntemi olarak daha sık kullanırlar. Bu durum temel olarak olgun olmama ve engellenmeye bağlıdır. Çocuk annelerde agresyon, fiziksel ceza verme ve hoşgörüsüzlük artmış oranda görülür.

Ergen babalarla ilişkili çalışmalar çok azdır. Ama çocuğunlukla çocuk babalar içinde çalışma ve eğitim sorunları başı çeker. Anneden yaşca büyük ya da aynı yaşda olan çocuk babalrın çoğu eğitimlerini terk etmek zorunda kalmış, kalifiye olmayan işsiz bireyler olurlar. Çocuk babaların çok azı uzun dönem anne ve çocuk için destek olabilmektedir.
Ergen annelerin çocuklarının duygu düzenleme becerileri kısıtlı, daha agresif ve sözel işlevlerinde sorunlar olduğu bilinmektedir. Genelde eğitim düzeyleri düşük kalmakta bu da ebeveyneleri ile aynı kısır döngüyü yaşamalarına neden olmaktadır.

ÇOCUK EVLİLİKLERİNİ ENGELLEMEK İÇİN NE YAPILMALIDIR?
En iyi yöntem engellemektir. Yasalar zaten çocuk evliliklerine izin vermemektedir. Ancak yasal önlemler yeterli değildir. Analizler göstermektedir ki her 2 kız ergenin liseyi bitirmesini sağlarsak, 1 çocuk gelini önlemiş oluyoruz. Aynı şekilde 4 hane geliri artırılırsa 1 çocuk gelin önleniyor ve 7 anne veya 7 babaya sadece okuma yazma öğretilmesi veya ilköğretim düzeyinde eğitim sağlanması ile 1 çocuk gelin önleniyor. Dolayısıyla çocukların ve ailelerin eğitim düzeyleri başta olmak üzere sosyal destekler çocuk evliliklerini önelemkte önemlidir.
Kız çocuklarının bilgi, beceri ve destekleri arttırılarak çocuk yaşta evliliklere karşı önlem alınabilir. Kendileri, dış dünya ve varolan seçenekleri hakkında bilgilendirilerek, sosyal ve ekonomik bağımlılıklarından kurtulmak adına hareket etmeleri sağlanmalıdır. Okula devam sağlama, çocuk yaşta evliliklerin önüne geçmede önemli bir önlemdir. Sadece okula gidiyor olmak bile, kız çocuğunun bir “çocuk” olduğunun görünürlüğünü sağlaması açısından önemlidir. Bunun yanında okulda edinilen deneyimler çocukların sosyal bir çevre kurmalarına, bilgi ve beceri edinmelerine, istismar ve kötü muameleden korunmalarına ve kendileri için harekete geçmelerine yardımcı olur.

Çocuk yaşta yapılan evliliklerde karar vericiler genellikle aile büyükleridir. Bu yüzden aileleri eğitmek, toplumu seferber ederek sosyal normları değiştirmeye çalışmak, çocuklar için daha destekleyici ve daha az cezalandırıcı bir dünya oluşturmak en sık kullanılan önleyici tedbirdir.
Yoksulluk ve özellikle kız çocukları için gelir kaynaklarının sınırlılığı, çocuk yaşta evlilik oranlarına katkıda bulunan etkenlerdendir. Çocuklara ve ailelere yönelik ekonomik olanakların sağlanması gerekmektedir.

ENGEL OLAMADIĞIMIZDA
Çocuk yaşta evliliğe maruz kalan bireyler, gördükleri kötü muamele, fiziksel ve cinsel kötüye kullanım, ağır evlilik ve aile sorumluluklarından dolayı kendilerini güvensiz hissederler. Bu yüzden destekleyici bir ortam sunulmalıdır, böylece yalnız olmadıklarını ve ihtiyaç duyduklarında destek alabileceklerini hissedebilirler.
Evliliği bitirmeye karar veren bireylere yasal ve ekonomik yardım sağlanmalıdır. Hassas durumdaki bu bireylerin sosyal servislere ve sağlık servislerine erişimleri de önem taşımaktadır. Maruz kaldıkları ağır stres var olan baş etme becerilerini kullanmalarına ve yeni beceriler geliştirmelerine engel olacaktır. Yaşadıkları travma ve stres karşısında var olan problem çözme becerilerini kullanmalarına ve yenilerini geliştirmelerine teşvik edilmeleri gerekir. Erken yaşta evliliğe maruz kalmış bireyler akranlarından farklı oldukları, dünyanın tehlikeli bir yer olduğu, kendini suçlu görme gibi negatif bilişler edinirler. Psikoterapide bu bilişlerin hedeflenmesi önemlidir.
Aynı zamanda erken yaşta evlenme, ebeveynlik, sorumluluklar konusunda var olan dini ve kültürel yanılgıların farkında olunmalı; kişinin bu konulardaki bilgi ve algısı göz önünde tutularak temel bir cinsel eğitim verilmelidir. Sağlıklı bir ilişkinin nasıl kurulacağı hakkında bilgi verip bunu uygulamalarına yardımcı olunmalıdır. Ruh sağlığı profesyonelleri, bu bireylere güvende oldukları hissini sağlayarak günlük hayatlarındaki rutinlerini ve rollerini tekrar oluşturmalarına yardımcı olmalıdırlar. Çocuk yaşta evliliğe maruz kalmış bireylerde depresyon ve intihar davranışları daha yaygındır. Destek ve gerektiğinde müdahale gerekir.

Çocuk yaşta evliliğe maruz kalmış bireyler, sosyal, zihinsel, fiziksel ve kişilerarası ilişkilerde yaşayabilecekleri problemler hakkında bilgilendirilmeli, anne ve çocuk sağlığı hizmeti veren yerlerin bu bireylerin ihtiyaçlarına cevap verebilecek şekilde servis sunmaları gerekmektedir.
Çocuk yaşta evlilikler sıklıkla kötü muamele ve istismar içerirler. Bu yüzden tüm sağlık, eğitim, sosyal ve yasal servis çalışanlarının çocuk yaşta evlilik şüphesi olan durumları rapor etmeleri ve bu konudaki yasal sorumluluklarını bilmeleri önemlidir.

Erken yaşta evlilikler karşı çıkalım. Çocukların çocukluklarını yaşamaları için sorumluluklarımızı alalım. Çocukları yetiştirirken, onlara örnek olurken dikkatli olalım. Onları, özellikle kız çocuklarımıza evlilik dışı kariyerler hedefleyelim Bunları yaparken “çocuk gelinler” tanımlamasını yapmayalım. Çocuklardan gelin olmaz. Bu tanım ile fark etmeden bir onay veriyoruz.Tıpkı “töre cinayeti” diyerek, anlamlandırdığımız cinayetler gibi. Karşımıza “aşık oldum,evleneceğim” diye gelen çocuklarımızla konuşalım, hatta onlara sevgimizi gösterelim ki sevgiyi başkalarında aramasınlar.Onlar çocukluk yapsalar da, biz çocukluk yapmayalım. Çocukluk yapmak çocuklara yakışır. Bizler büyüdük ve çocukları korumak, çocukluk yapabilmeleri için gerekli herşeyi sağlamakla yükümlüyüz.

Facebooktwitterlinkedin
Facebooktwitterrssyoutubeinstagram

BİTEN YIL KAÇ GÜNDÜ?

Bir yılı tamamlayarak ve yenisine başlıyoruz. Tamamladığımız yılın kaç ay, kaç gün, kaç saat olduğunu hepimiz aynı hesaplasak da, aynı yıl bazılarımız için geçmek bilmedi, bazılarımız için çok çabuk bitti. Bunun nedeni; zamanı yaşadıklarımız ve elde ettiklerimizle ölçmemiz. Beğendiğimiz, hoşlandığımız bir kişi ile konuşurken, yararlandığımız ya da sevdiğimiz bir işle ilgilenirken zaman çabuk geçer. Oysa sıkıcı bildiğimiz bir işte çalışırken gün bitmek bilmez. Aynı şekilde isteksiz gittiğimiz toplantının bitmesi için devamlı saatimize bakarız ve zamanın akmadığını düşünürüz. Benzer şekilde biten yılın süresini algılarken elde ettiklerimizi, edemediklerimizi, yaşadıklarımızı düşünüyoruz. Eğer iş ve özel yaşamımızda isteklerimizin gerçekleştiğini düşünüyorsak, yaptığımız şeylerin sonuçlarını gördüğümüze ve sonuca ulaştığına inanıyorsak, yıl bizim için hızla akıp gitmiş demektir. Ama aklımızdan geçenlerin çoğunu yapamadığımız, yapmaya çalıştıklarımızın sonuçlanmadığı, yaşamın isteğimiz gibi olmadığını düşündüğümüz yıl bitmek bilmeyen yıl olmuştur.
Sadece elde ettiklerimiz, uygulayabildiklerimiz, zaman algımızı etkilemez. Kendimize ilişkin bazı özellikler de yılların, günlerin hatta saniyelerin uzunluğunu belirler. Üzüntü, sıkıntı, depresyon ve kaygı zamanın yavaş akmasına, bir türlü geçmemesine neden olur. Yine kaygıyla beklediğimiz saatler bir türlü gelmek bilmez. Kaygılı kişiye, sınava ya da sunuma girmek için beklediği beş dakika bir ömür gibi gelir. Mutsuz, sıkıntılı, üzgün olduğunuz gün bir türlü sona ermez. Bu nedenle üzüntülü ve kaygılı geçen bir yılı, olduğundan uzun algılarız. Zamanın geçmediğine ilişkin algımız, bizin sıkıntımızı daha çok arttırır. Stresli geçen zaman bizi sabırsız yapar. Uykusuzluk ve alkol, zamanı daha uzun algılamamıza ve ani kararlar vermemize neden olmaktadır. Stres nedeniyle geçmeyen zamanı hızlandırmak için ani kararlar alıp, yanlış yapma olasılığımızı arttırırız. Her yanlış yeni kaygıları, sıkıntıları ve stresi getirir ve zamanın akışı iyice yavaşlar. Yaptığımız şey zorsa, ya da biz onu zor olarak algılıyorsak algıladığımız zaman daha kısa gelir. Zorlandığımız işleri yaparken verilen zamanın Hep kısa olduğunu söylememiz bundandır. Oysa sıkıldığımız, kalabalık, havasız ortamlarda zaman her zaman geçirdiğimizde daha uzun olarak algılanır.

Zaman Bekledikçe Geçmez…

Zamanı nasıl algıladığımız beyinde yaşanan nöronal ileti süreçleriyle ilintilidir. Zaman algısı beynimizin frontal bölgesi ile ilişkilidir. Zamanı uzun algılarak kısa süreli sonuçları seçenlerle, diğerlerinin karar anında faklı beyin alanları çalışmaktadır. Özellikle tüm dikkatimizi zamanın geçmesine verdiğimizde, süreyi daha uzun algılamaya başlarız. Sürekli kontrol ettiğimiz saat ilerlemez, günler bitmez. Zaman algımız dikkat ve hafıza ile ilişkilidir. Dikkat arttıkça zaman algısı artar. Bitiremediğimiz şeyleri, bitirbildiklerimizden daha iyi hatırlarız. Bu nedenle,yıl sonunda sonra yaptığımız şeylerden çok, yapamadıklarımızı, uğraştıklarımızı hatırlarız.

Zaman bizim algıladığımız hızla akıyor. Biz kararlarımızı verirken, seçimlerimizi yaparken algıladığımız zaman akışını temel alıyoruz. Bu bilgiler ışığında birçok şeyi yeniden düşünebilir, kararlarımızı değerlendirebiliriz. Daha uzun bir süre beklemek istemediğimiz için mi bu iş yerini seçtik? Çalışma saatlerimiz çok uzun mu geliyor? Onunla konuşurken zaman akmıyor mu? Bitirdiğimiz yıl gerçekten 365 gün müydü?

Facebooktwitterlinkedin
Facebooktwitterrssyoutubeinstagram

OYUNUN BEYİN GELİŞİMİ VE YARATICILIK ÜZERİNE ETKİSİ

Gelişim, genetik ve çevresel değişkenlerin karşılıklı etkileşimlerinin ürünüdür ve bireysel farklılıklar gösterir. Gelişim ve büyüme bir birinden farklı kavramlardır. Büyüme yaşla birlikte oluşan bedensel artışları içerir. Oysa gelişim dinamiktir ve yaşam boyu sürer.

Her gelişim alanı kendi değişimini sürdürürken diğer gelişim alanları ile de etkileşim halindedir. Sağlıklı gelişim için yaşamın dönemlerinde olması gereken değişimlerin gerçekleşmesi gerekir. Çocuğun gelişimine etki eden genetik özelliklerin yanı sıra çevresel etkileşimler ve destekler önemlidir. Çocukların psikososyal gelişim dönemlerinde her dönemde olması gereken değişimlerle gelişim izlenir. Bu dönemlerde gelişimin sağlıklı olması için gerekli çevresel etkenler düzenlenebilir. Çocuğun gelişimi için önemli olan bu etkenlerden birisi de oyundur.

Gelişimin önemli bir parçasını beyin gelişimi oluşturur. 0-3 yaş arası önemli kazanımların olduğu bir dönem olsa da sanıldığı ve sıkca söylendiği gibi beyin gelişimi bitmemektedir. Doğumdan sonra beyin kendisini oluşturan sinir hücreleri (nöronlar) arasında binlerce bağlantı (sinaps) yapmaya devam etmekte, sonra onların gereksiz olanlarını budayarak 30 lu yaşlara kadar gelişimini sürdürmektedir. Yani kalıcı olarak öğrenmek ve öğretmek için zaman sandığımızdan çoktur.
Bu gelişimin olabilmesi için doğum sonrasında uygun uyaranların sağlanması gerekir. Bu uygun davranışları sergileyen anne-baba, sağlıklı çevre, doğru eğitim demekdir. Zamanında ve doğru olmayan her tür müdahale hem o andaki gelişimi, hem de bir sonraki gelişimi olumsuz etkileyecekdir. Oyun beyinde yeni bağlantılar oluşmasını sağlar. Bebeklikten itibaren çocukların tekrar tekrar oynadıkları oyunlar öğrenmelerinde en büyük etkenlerden biridir. Az-çok, büyük-küçük gibi kavramlar, şekiller, renkler oyun yolu ile öğrenilir.Oyun sırasındaki tekrarlamalar,denemeler onları kalıcı bilgiye dönüşür.

Bilişsel Gelişim ve Oyun

Bilişsel gelişim düşünme, öğrenme, akıl yürütme ve hatırlama gibi becerileri kapsar. Çocuğun bilişsel gelişimi de kalıtsal özellikler ve çevre etkisi ile biçimlenir. Çocukların bilişsel gelişimleri zeka gelişimi, uyum sağlama ve yaşamı organize etmeyi sağlar. Oyun bilişsel gelişimin sağlanması için de önemlidir ve döneme özgü farklar taşır.

Duyusal-Motor Evre: Bu evre, 0-2 yaş arasını kapsar. Bu evrede çocuk kendini dış dünyadaki nesnelerden ayırt etmeyi öğrenir. İlk başlarda nesneler bebek için görsel alanı içindeyken vardır. Nesne görsel alan dışına çıktığında bebek yokmuş gibi davranır. Yaklaşık 10. aydan sonra bebek görsel alanın dışına çıkan nesneyi aktif olarak arar. Ancak bu arayış kısıtlıdır. Bebek bir yere saklanan oyuncağını hep aynı yerde arar. Bir yaşından sonra farklı yerlere bakmaya başlar ve kavram ve dil gelişiminin de başlangıcıdır. Bu dönemde elleri açıp kapama, ce yapma gibi duyu- motor gelişimine katkısı olan oyunlar ön plana geçer. Yeni doğan için en iyi oyuncak ebeveynleridir. Onun için oyuncak değil, ebeveyni ile kuracağı ilişki önemlidir. Bebekler ebeveynlerinin yüzlerini, ellerini izlerler. Onunla konuşmak, gülümsemek, yüz hareketleri yapmak onu geliştirir. Çünkü beyin gelişimini en fazla etkileyen şey ebeveyn ile kurulan ilişkidir. Bebek konuşmayı ve kelimeleri ebeveyninin onunla konuşmasıyla öğrenir. Ebeveyn de bebeğinin hareketli, sessiz gibi özelliklerini bu şekilde keşfeder. Masallar anlatmak, fış fış kayıkçı, ce-ce gibi oyunlar oynamak, konuşmak, gülümsemek 0-1 yaş için en iyi oyunlardır. Ayrıca ona uzatacağınız nesneleri yakalamaya çalışması, başını dik tutmasını geliştirecek yere yüz üstü uzanarak yapılacak aktiviteler bedensel gelişimi sağlar. Bu dönemde çıngıraklar,kırılmayan aynalar,yumuşak, yıkanabilir, renkli doldurulmuş suratında gülümseme ifadesi olan peluş hayvanlar ya da oyuncak bebekler, küçük kumaştan toplar oyuncak olarak seçilebilir.

İşlem Öncesi Evre: Bu evre 2-7 yaş arasını kapsar. Çocuk dili kullanmayı ve nesneleri kelimelerle anlatmayı, onları hayali kullanmayı öğrenir (Bir kutuyu araba gibi sürmek. Çocuğun taklit becerileri gelişir, simgesel oyunlar oynamaya başlar. Daha önce başka çocuklarla oynamayan, yan yana geldiğinde diğer çocukla ilgilenmeden oyununa devam eden çocuk artık kendi yaşıtı oyun arkadaşı arar. Ama aileleri ile oyun oynama isteği bitmez. Oyun bu dönemde sosyal ilişkiyi geliştirme yoludur. Daha kurallı oyunlara, grupla oynamaya, paylaşmaya atılan bir adımdır. Yap-bozlar, legolar bu yaşın kendi kendine oynayabileceği ama aileleri ile de paylaşabileceği oyunlardır. Yaratıcı oyunları severler. Başka eşyalarla ev yapmak, tüneller oluşturmak, farklı kıyafetler giyerek taklit etmek eğlenceli ve öğretici olur. İki-üç yaş arası halkayı çubuğa sokma ya da geçirme oyuncakları ,İç içe geçmiş kaplar ya da kutular,ses çıkartan, ortaya çıkan ya da hareket eden parçalara sahip olan, itilebilen ya da çekilebilen oyuncaklar, basit, sağlam müzik aletleri. Ör: (zilli) tef, marakas, bateri,oyuncak bebekler ve doldurulmuş ya da peluş hayvanlar,oyuncak telefon, çay partisi seti, oyuncak bir mutfak veya bebek arabası gibi inandırıcı oyun takımları,üzerine binebilecekleri oyuncaklar ya da üç tekerlekli bisikletler,müzik aletleri ( yanıp sönen ışığa sahip ve bastığında müzik sesi çıkartan tuşa sahip olan oyuncaklar),puzzlelar (bulmacalar) en gözde oyuncaklardır. Üç-altı yaş arası ise sanat malzemeleri ve zanaat kitleri,farklı şekillerdeki bloklar, legolar, daha karışık ve daha kompleks bulmacalar, puzzlelar,aksiyon figürleri, bebekler, giydirme oyunları, otopar, garaj veya tren istasyonu gibi oyuncaklar, top bunlara eklenir.

Somut İşlemsel Evre : 7-12 yaş arasını kapsar. Bu dönemdeki çocuklar artık kuralların nedenini kavrayabilirler ve uyarlar.Kurallı oyunlar oynayabilirler. Bu dönemde hız, zaman, şans ve olasılık gibi kavramları öğrenirler. Evdeki eşyalarla oluşturulan oyun alanları, kahramanların taklitleri kadar aile ile oynayacağı kutu oyunları, kelime oyunları onlar için caziptir. Diğer çocuklarla oynanan oyunlar artmakla birlikte, aile ile oyunun paylaşılması çocuk hala önemini korur. Yapılacak aile geceleri ile hep birlikte kutu oyunları, kelime oyunları oynamak gerekir. Altı yaşından sonra çocuklar daha hareketli, kurallı, takım oyunlarına yönelirler. Okul arkadaşları önem kazanır. Çünkü okul aynı zamanda arkadaşlarla oyun yeridir. Yapılacak aile geceleri ile hep birlikte kutu oyunları, kelime oyunları oynamak eğlendirici olduğu kadar, çocukları grup oyunlarına, kaybetme ve kazanmayı öğrenmeye hazırlar. Kurallı oyunlar onlara kurallara uymayı öğretir, arkadaşları ile ilişkilerinde değerlidir. Kitap okumak ve okunanlar hakkında konuşmak çocukların öğrenme sürecini hızlandırır. Oyunlar çocukların dil gelişiminde kendini ifade etmeleri için zengin bir iletişim ortamı sağlar, yeni sözcükler öğrenirler, soru sormayı, sorulara yanıt vermeyi, düzgün ve karmaşık cümle yapılarıyla kendilerini ifade etmeyi öğrenirler. Arkadaşlarıyla girdiği etkileşimler neticesinde paylaşma, yardımlaşma, işbölümü, bekleme, isteme, sıraya girme, söz alma, dinleme vb gibi sosyal becerilerini geliştirirler. kıyafetlerle olayları canlandırma oyunları, boyalar, resim çizme, müzik ve dans onun hayal gücünü ve yaratıcılığını destekler.
Bu dönem okul dönemidir. Ama çocukların ders saatlerini arttırıp, oyun zamanlarını azaltmak öğrenme üzerinde olumsuz etki yapmaktadır. Oyunla öğrenme ve çocuğa oyun zamanı tanınması öğrenmeyi ve gelişimi olumlu destekler. Eğitim tekerleği bulunan bisikletler ,uzaktan kumandalı arabalar,temel bilim kitleri,mıknatıslar, büyüteçler ve teleskoplar, bebekler, lego, spor malzemeleri, el işi takımları, satranç-dama gibi oyunlar, kutu oyunları bu dönem tercih edilecek oyuncaklardır.

Soyut İşlemsel Evre : 12 yaş ve üstünü kapsar. Bu dönemde genç soyut düşünme, nedenselliği görme ve kavramları tanımlayabilme yeteneklerine kavuşur ve geliştirir. Düşünce soyut, sistemli ve mantıklı olmaya başlar. Sembol kullanımı gelişerek artar. Bu dönem arkadaşlarla paylaşmanın önem kazandığı dönemdir. Artık “büyüdüklerini” düşünseler de oyun hala çok önemlidir. Bu dönemde kutu oyunları, masa oyunları gibi grup oynanan oyunlar önemlidir. Oyun olarak spor aktiviteleri daha öne geçer ve gelişime katkısı değerlidir. Yine müzik aktiviteleri, tiyatro-drama oyunları, açık alanda oynanan aktivite oyunları ilgi çeker. Zanaat kitleri, daha detaylı bilim kitleri,açıkhava spor ekipmanları,karmaşık inşaat setleri, scrabble, monopoly ve trivial pursuit gibi masa oyunları, model kitleri uygun olur.

Bilişsel gelişim sürecinde oyun, bilişsel gelişimini henüz tamamlamamış olan çocuk için duyguların dışa vurum yoludur. Bununla birlikte zor ve korkutucu olan duygularını ve deneyimlerini seçtiği oyunlar ve oyuncaklar yoluyla yansıtır. Böylece, olumsuz duyguları ile baş etmeyi oyun içinde öğrenir. Sorun çözme ve beceriler oyun yoluyla gelişir. Çocuk günlük yaşantılarını benzer durumlar yaratarak ve bunların üstesinden gelerek denemeyi ve düzenlemeyi öğrenir. Çocuğun gelişiminde oyunun bir çok alanda önemi vardır. Oyun çocuğun güven oluşturmasını, kendini mutlu, sevilen ve güvenli hissetmesini sağlar. Sosyal becerilerinin gelişmesi için oyun gereklidir. Oyun çocuğa deneme yanılma yoluyla doğruyu bulmayı, başladığı işi bitirmeyi ve bir şeyler başarmak için çaba gerektiğini öğretir. Kurallara uyma becerisi kazandırmak, iş birliği yapmayı,yardımlaşmayı ve paylaşmayı öğretmek oyunun çocuğun sosyal gelişimine yaptığı katkılardır. Çocuklar erişkin rollerine oyun oynayarak hazırlanır. Ayrıca oyunlar kazanma ve kaybetmeyi yaşayarak öğrendiği süreçlerdir. Oyun oynayarak çocuk dikkatini toplamayı, uyumlu hareket etmeyi, el-göz koordinasyonu sağlamayı öğrenir. Tepki verme hızını ayarlama ve denge becerisini geliştirme oyunla olur.
Oyun yaşam boyu süren bir gelişim ve öğrenme sürecidir.

Hayal gücü ve yaratıcılık

Hayali oyunlar çocukların kendilerini başka birinin yerine koyarak, duygu, düşünce ve isteklerini dışa vurdukları oyunlardır. Battaniyeler koltukların arasına konularak çadır yapılabilir. Hayali fincanlarda çay sunulabilir ya da herhangi bir nesne çay fincanına dönebilir. Bir sopadan at, masa örtüsünden pelerin olabilir. Kil, kum, çamur, oyun hamurları çocukların elinde yaratıcı oyunlara dönüşür.Yarattığı şekillere can verir. Tüm bu tür oyunlar çocukların hayal güçlerinin ve yaratıcılıklarının gelişmesini sağlar. Bedenini kullanarak tırmanmak, koşmak, atlamak, kendini kahramanların yerine koymak fiziksel gelişimini sağlar. Hayal gücü dünyaya bakış açısını geliştirir.İnsanı zaman ve makandan özgür kılar. Merak yaratıcılığın başlangıcıdır. Çünkü, merak yeni ve bilinmedik şeylerin uyandıdığı bir güdüdür. Tek hedefi merak edilen şeyin ne olduğunu bulmaktır. Bir bebeğin daha yaşamının en başında yüzünüze bakışı,sesinize dönüşü merak doludur.Çünkü öğrenmenin temelinde merak yatar. İki tip merak vardır.Bilişsel ve duyuşsal.Bilişsel merak öğrenmeyi, duyuşsal merak ise yeni heyecanları ve deneyimleri körükler. Ama her ikisinin de sonucu öğrenmek, gelişmek ve yaratıcılıktır.

Her çocuğun merakının dışa vurumu farklıdır. Kimi dünya içindeki gizemi merak eder,kimi merak ettiği şeyi ellemek koklamak yanlısıdır. Parmaklıklı yatağından aşağıda olanları,oradan odanın dışını,evi keşfetmesi için merak etmesi gerekir. Aslında yatağındayken bile merakı sürer. Parmağını emer merakından,bulduklarını ağzına götürür.Her yana yaklaşana merak dolu gözlerle bakarak keşfetmeye çalışır.Bu nedenle çocukluk döneminde merak duygusu körüklenmeye çalışılır. Her çocuğun merak etme düzeyi farklıdır. Merak edenleri durdurmak yerine, etmeyen çocukları yüreklendirmek gerekir.Keşfetmeye, öğrenmeye ve sosyalleşmeye yönlendirmenin en iyi yolu merakını desteklemek ve arttırmaktır. Dışarda ne oluyor? Nasıl oyun oynanır? Çok sevdiği çikolata nasıl yapılıyor? Karanlıktan korktuğunda yanan lambayı kim,nasıl yapmış? Merak ettikçe öğrenecek,öğrendikçe daha çok merak edecek ve gelişecektir.Keşif haz verir. Haz yeniden isteme ve yapma duygusu. Hepsinini ateşleyen ise merak duygusudur. Merak duygusunu öldürmek bir anlamda onun gelişimini ve öğrenmesini öldürmektir. Korku merakın en büyük düşmanıdır. Korkmaya başlayan çocuk yeni şeyler istemez,keşfetme arzusu kalmaz.Aşina olduğu şeylerle yetinmeyi,daha fazlasını merak etmemeyi öğrenir.Hayal kuramamak, merak ett,klerini gerçekte ya da zihinsel uyguluyamamak yaratıcılığı ve sonuç olarak problem çözme becerisini öldürür. Hayal ve yaratıcılığın gelişmesi için ilk yapılacak şey TV ve digital oyunları kapatıp, onlrala oynamak ve sorulara yanıt vermektir.

Yaratıcılık hayal kurma, üretkenlik, problem çözme ve bir değer ortaya çıkarabilme becerisidir. 6 yaşına kadar hızlı gelişir sonra yaratıcılığın gelişimi sürse de daha yavaştır. Yaratıcılık verilen eğitimle, yaşanılan ortamla ve çocuğun nasıl desteklendiği ile bağlantılı olarak gelişir. Çocuklara sık soru sormak, onların beklenmedik farklı yanıtlarını teşvik etmek, deneyimleme ve sebat gösterme konusunda teşvikte bulunma, kendine güvenlerini desteklemek,oyun ve eğitim yaratıcılığın gelişiminde önemlidir. Çocukların öğrenme ve yaratıcılıklarının gelişiminde sanatsal aktiviteler ve eğitim önemlidir. Sanatsal aktiviteler ve destekleyici eğitim çocuklara analiz yapabilme, sentez yapabilme ve değerlendirme yapabilme becerisi kazandırır. Açık uçlu tartışmalar ve tüm dil aktiviteleri, bilimsel ve sosyal çalışmaları, dramatik oyunlar ve sanatsal faaliyetleri bir araya getiren uzun dönem aktiviteler,öğrenmenin ve yaratacılığın gelişiminde önemlidir.

Ortam yaratıcılığın gelişmesi için önemlidir. Yaratıcı ortamın en temel özelliği oyunu teşvik etmesidir. Oyunun, çocuklarda yaratıcılığı geliştirdiği tartışmasızdır. Hatta daha büyük çocuklar ve yetişkinler yaratıcı düşüncenin ortaya çıkması için “oyuncu” olmaları konusunda teşvik edilirler. Hayali oyunlar (özellikle taklit oyunları) ve serbestçe seçilen aktiviteler erken çocukluk döneminde yaratıcılıkla en yakın ilişkide olan kavramlardır.Yaratıcılık da oyun da hayal gücü, içgörü, problem çözme, farklı düşünme, duyguyu deneyimleyebilme ve tercih yapabilmeyi gerektirir. Bu, her oyunun yaratıcılığı geliştireceği anlamına gelmez. Yaratıcılığın gelişimi için en önemli şey çocuğun oyunda aktif olmasıdır. Prentice, aktif olarak dahil olmanın en kritik unsur olduğunu söyler. Eğitim ortamında da yaratıcılığın gelişebilmesi için, öğrenenlerin kendi öğrenme süreçlerie aktif olarak dahil olmaları gereklidir. Çocuklara olumlu sonuçlar göstererek onların hayal güçleri ile oynadıkları oyunları geliştirmeleri yaratıcılığı geliştirir.

Önemli olan çocuklara değer vermek,hayallerine ortak olmak, onlara fırsat vermek ve güvenmektir. Kız ya da erkek çocuğun gelişim için onlara istedikleri oyunları oynayabilmeleri ve oyuncakları seçebilmeleri için eşit fırsatlar sağlamaktır. Her iki cinse de aynı ölçüde ve eşit çeşitlilik sağlamak beyin gelişimi ve yaratıcılık için gereklidir. Oyun çocuğun sahip olduğu bir yetenektir ve desteklenmelidir. Yaratıcılığı ve hayal gücünü desteklemek için anne babalrın çocukları oyunlarında serbest bırakmaları gerekir. Çocuk için herhangi bir şey oyuncak haline gelebilir. Onun hayal ettiği şey ve oyuncak olmadığını söylemek yerine yaratıcılığını teşvik etmek geliştiricidir. En önemlisi ebeveynlerin oyuna zaman ayırmalarıdır. Bu zamanın düzenli olması gerekmez. Trafikte giderken, ev işi yaparken aynı zamanda çocuğun yaratıcılığını geliştirecek aktiviteler yapılabilir. Ebeveynlerin dikkat etmeleri gereken önemli bir kural da çocukların oyun zamanlarını onları eğitme, öğretme ve geliştirme zamanı olarak düşünerek kurgulamamalarıdır. Oyun öğrenme ve yaratıcılık için çok önemlidir ama çocuğun oyununu kurmasına, yaratmasına ve yönetmesine izin vermek, her oyunda “öğretmen ya da erişkin” olma isteğinden vaz geçmek ve çocuğun sadece oyun oynamasına izin vermek şarttır.

Facebooktwitterlinkedin
Facebooktwitterrssyoutubeinstagram

HEDİYE ALMAK

Yaşadın mı büyük yaşayacaksın,Irmaklara, göğe,bütün evrene karışırcasına,
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır.
Ve hayat sunulmuş bir armağandır insana….

Ataol Behramoğlu

Yılbaşı yaklaşıyor. İnsanlar sevdikleri, tanıdıkları ya da arkadaşları için hediye arayışına başladılar. Alınacak hediyenin ederi kadar seçimi de zor olabiliyor. Eğer tanıdığınız ve değer verdiğiniz birine alıyorsanız kolay olabilir. Burada başka bir soru çıkar karşımıza: Birine ihtiyacı olanı olanı almak mı doğrudur yoksa hediye süpriz ve beklenmeyen mi olmalıdır? Sorunun yanıtı, kişiye, duruma, ilişkinize göre değişebilir. Alacağınız hediyeye sizin yüklediğiniz anlmalr, vereceğiniz kişinin yüklediği anlamlar, bütçeniz,hediye alınacak kişi sayısı derken hediye almanın sanıldığı kadar kolay olmadığı sonucuna varılabilir.

Çocuklar..
Artık çocuklara süpriz hediye alabilmek çok zor.Hemen hepsi ellerinde birer istek listesi ile geziyor. Aslında bir çoğu herşeye sahip olduğu için ne alırsak alalım, hatta onların istedikleri şeyi alalım mutlu olamıyorlar. Peki onların verdikleri listeleri almak gerekiyor mu? Listeler gerçekten gereksinim duydukları ve yaşlarına uygun olan hediyelerden mi oluşuyor? Biz onlara ne almalıyız? Onların istediklerini mi? Bizim uygun gördüklerimizi mi? Belki de en can alıcı soru, devamlı birşeyler almamız gerekiyor mu?

Hediye olarak kitap alındığında mutlu olan çocuk sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Çocuklar çoktan teknoloji harikası isteklerini listelediler bile. Tabi ki Pollyanna kitabında olduğu gibi, hiç bir sorunu olmasa da kendisine koltuk değnekleri hediye geldiğinde, onlara ihtiyacı yok diye sevinmelerini beklemek doğru olmaz.Ama verdiğimiz eğitim, yaşlarına uygun seçim yapmalarını, uygun hediyeler beklemelerini, içlerinde başka beklentiler olsa da kitap almaktan mutlu olmalarını sağlayabiliriz.

Ve Büyükler..
Siz hediye listenizi yaptınız mı? Sizin listeniz de kitap var mı? Yoksa değerli ya da ihtiyacınız olan ya da çok istediğiniz bir şeylerin, başka birileri tarafından hediye edilmesini mi bekliyorsunuz? Gelen hediyeler sevgi ve düşünce dolu oldukça değerlenir. O yüzden hediye seçimi yaparken sevgi ile düşünülerek seçilmiş kitaplarla başlanabilir.

Görüldüğü gibi hediye almak o kadar kolay değil. İster bir büyüğe ister bir çocuğa seçin hediyenizi fark etmez. O hediye kişiye yüklediğiniz anlam olacak.Yine de unutmamak gerek ki en güzel armağan sevdiklere ayrılan zaman ve verilen değerdir. Birbirimize, çocuklarımıza vermekte en cimri olduğumuz ilgi ve zaman.O nedenle verilecek em güzel hediye belki de sevdiklere verilen sağlıklı ve mutlu bir zaman, yani paylaşılan yaşamdır.

Facebooktwitterlinkedin
Facebooktwitterrssyoutubeinstagram

ÖN YARGI DOĞRU DEĞERLENDİRMEYİ ENGELLER

Belli grupların aynı özellikleri taşıdığına ilişkin inanışlarımız, bir kalıp oluşturur. Bu durum genel olarak “ön yargı” diye tanımlanır. Irklara, milletine, cinsiyetine, ten rengine, düşünce sistemine, inancına hatta üye olduğu derneğe, partiye, kuruma göre kişiler hakkında bireysel düşünmeden yargıya varırız. Teninin rengi nedeniyle suç işlemeye daha yatkın olduklarına, düşünce sistemleri nedeniyle bazı şeyleri kabul etmeyeceklerine ya da size göre çok olumsuz olacak davranışları mutlaka göstereceklerine baştan inanır, onlardan uzak durur ya da olumsuz tutumlar, kötü davranışlar gösteririz. Çünkü bu ön yargılarımız, onların bireysel özelliklerini göz ardı etmemize neden olur.

Oluşturduğumuz ön yargılar dışında, başkalarının davranışlarına anlamlar yükleriz. Komşumuzun günaydın dememesi ya da bizim uygun görmediğimiz bir kelime kullanması, bir davranışı tekrarlaması anlam yüklemek için yeterli olur. İlk akla bunların size karşı yapıldığı düşüncesi ve bu nedenle kızgınlık olur. Kızgınlık o kişiye karşı davranışlarınızı ve duygularınızı belirler. Oysa biraz düşününce karşınızdakinin davranışlarına başka anlamlar yüklemek mümkündür. Konunun sizinle ilgili olmadığından başlayan, eski bilgilerinizle bağdaştırıp kişinin özelliği olduğuna uzanan farklı kararlara ulaşabilirsiniz Bu düşüncelerin tümü, sizin ilişkinizi yönlendirecek; deneyimleriniz, ön yargılarınız ve kişi hakkındaki bilgilerinizle ilişkinizi düzenleyeceksinizdir.

Eğer kişiyi tanıma, o anı değerlendirme, beyninizin arka kısmında var olan eski deneyimlerinizi, bilgilerinizi yeni durumla karşılaştırıp prefrontal lobunuzu kullanarak, yargıya varma sürecini düzgün sürdürürseniz başkalarını değerlendirme konusunda yanılgılarınız azalacaktır. Çünkü bu tür davranışları değerlendirirken yaptığınız tahminler çoğu kez yanlıdır. Araştırıcılar kendi davranışlarımızı çevresel etkenlere, başkalarının davranışlarını ise içsel ya da kişisel etkenlere bağlama eğiliminde olduğumuzu söylüyorlar. İş yerinde kendi yaptığınız hatayı birinin size yanlış evrak getirmesine, yanlış bilgi vermesine kolayca bağlarken; arkadaşınızın yaptığı aynı hatayı onun beceriksizliğine, bilgisizliğine ya da deneyimsizliğine bağlamanızın nedeni budur. Yine araştırmalar, başarılarımızı kendi yeteneklerimize, başarısızlıklarımızı ise bizim elimizde olmayan başka güçlere bağladığımızı gösteriyor. Başkalarının başına gelen kötü şeylerde, başarısızlıklarda onlarda suç ararken; genellikle aynı şeyin bizim başımıza gelmeyeceğini, çünkü bizim öyle bir yanlışı yapmayacağımızı düşünür, inanırız. Bu nedenle soyulan, öldürülen birinin sadece orada olmakla bu durumu âdeta çağırdığını, hak ettiğini düşünme eğilimi gösterir ve bunun sizin başınıza gelmeyeceğine kendinizi inandırırsınız. Ama bu kendinizi inandırdığınız “adil dünya güvencesi” sizi bir gün aynı duruma düşmekten korumaz ya da daha iyi biri haline getirmez.

Aslında çoğunlukla kişileri tanıdığınızda ve karar vermeden önce bilgilenmeyi seçtiğinizde, tüm bu kalıpların ne kadar yanlış olduğunu görüp hayal kırıklığına uğrarsınız. Bu tutumlar çevrenizdeki akrabalarınız, arkadaşlarınız, izlediğiniz medya tarafından desteklenir; hatta bir anlamda oluşturulur ve yönlendirilirse artık ön yargı ve ayrımcılık için hazırsınız demektir. Ön yargılarınız sizin ayrımcılık yapmanıza neden olur. Bu tutum ve davranışlar, belli gruplar arasında olmaya başladığı zaman sonuç; grupların birbirine, sonrasında ise kendilerine ve yaşadıkları yere, her şeye zarar vermesi demektir.

Facebooktwitterlinkedin
Facebooktwitterrssyoutubeinstagram